7 Ekim Sonrası Rand Raporu Uygulanıyor mu?
27.02.2026 - 15:39 | Son Güncellenme: 27.02.2026 - 15:50
2004 yılında Smith Richardson Vakfı’nın finansmanıyla kamuoyuyla paylaşılan “Civil Democratic Islam: Partners, Resources, and Strategies” başlıklı RAND raporu, Cheryl Benard’ın imzasını taşıyor. Bir sosyal bilim metni olmanın ötesinde bu rapor, aslında bir operasyonel şablon: Hangi Müslümanlar ‘desteklenecek’, hangileriyle ‘taktiksel işbirliği’ yapılacak, hangileriyle ‘mücadele edilecek’ sorusuna normatif yanıtlar üretiyor.
7 Ekim 2023 sonrasında Gazze’nin soykırıma dönüşen bir kuşatmaya sahne olması, eş zamanlı olarak İslam dünyasına yönelik algı yönetimi mekanizmalarını yeniden devreye soktu. Bu iki süreç — Gazze’deki insani felaket ve İslam coğrafyasının söylemsel olarak yeniden biçimlendirilmesi — bir arada, birbirini besleyen ritimde ilerledi. Bu yazı, RAND raporunun dört stratejik eksenini 7 Ekim sonrası süreçle yan yana koyarak okunabilir kılan örüntüleri mercek altına alıyor.
Tarihsel bir not düşelim: Müslüman kamuoyunda son yılların en yüksek Batı karşıtı dalgası, tam da bu dönemde kırılma noktasına ulaştı. Pew Research Center’ın 2024 verileri, Ortadoğu ve Güney Asya’daki Müslüman nüfus arasında ABD’ye yönelik güven endekslerinin son yirmi yılın dibine indiğini ortaya koyuyor.
Birinci eksen: Modernistleri desteklemek ve söylem platformları kurmak
‘Ilımlı İslam’ söyleminin medyada konumlandırılması
RAND raporunun birincil stratejik önerisi, modernist ve laik Müslüman seslerin medya platformlarında görünürlüğünün artırılmasıdır. 7 Ekim 2023 sonrasında BBC, CNN ve Al Jazeera English gibi küresel yayın kuruluşları, Gazze krizini haberleştirirken düzinelerce ‘ılımlı Müslüman analist’e kameralarını açtı. Bu analistlerin önemli bir kısmının Georgetown Üniversitesi’ndeki Prince Alwaleed bin Talal İslam Araştırmaları Merkezi ve Carnegie Endowment for International Peace gibi Batı bağlantılı kurumlarla organik ilişkileri bulunuyor.
Gözden Kaçmasın
İşin ilginç yanı şu: Bu kurumların finansman ağları çoğu zaman Körfez petro-kapitalizminin Batı demokrasilerine entegre edilmiş koludur. Analist’in ne söylediğinde ısrar etmek gerekir elbette, ama kimin sesinin hangi zeminde yükselip hangisinin susturulduğunu sormak da analitik bir zorunluluktur.

Global Network on Extremism and Technology (GNET) ve Counter Extremism Project gibi yapılar, İslami söylemin ‘ılımlı’ ve ‘aşırı’ olarak sınıflandırılmasında belirleyici rol üstlendi; bir hakem gibi söylem sınırlarını çizdi. Bu sınıflandırmalar, RAND raporundaki tipolojinin operasyonelleştirilmiş versiyonu olarak değerlendirilebilir.
Sivil toplum finansmanı: Gizli değil, ama stratejik
Ulusal Demokrasi Vakfı (NED) ve USAID, Gazze krizinin patlak verdiği dönemde Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki sivil toplum ağlarına yönelik finansman programlarını sürdürdü. Freedom House’un 2024 raporları, NED’in MENA bölgesindeki analist ve aktivist ağlarına yönelik hibelerinin 2023–2024 döneminde önceki iki yılın toplamını aştığını ortaya koyuyor.
Bunu komplo teorisi olarak okumak için bir neden yok; bu finansman açık bir kamu diplomasisi aracı olarak zaten deklare edilmektedir. Ancak şu soru mevcudiyetini koruyor: Belirli bir söylem iklimini şekillendiren kurumsal yapılar kümesi, “söylem özgürlüğü” dediğimizde sıfırdan mı yoksa yapısal bir çerçevenin içinden mi anlam üretiyor?
Akademik çevreler ve epistemik sessize alma sanatı
Gazze krizinin uluslararası akademik tartışmalarında, hangi isimlerin hangi platformlarda konuşturulduğu stratejik bir örüntü sergiledi. Uluslararası siyaset bilimi kongrelerinde Gazze’yi gündemine alan panellerin katılımcı profillerine bakıldığında, ‘Batı bağlantılı’ araştırma merkezlerinden isimlerin ağırlıklı olduğu göze çarpmaktadır.
Avi Shlaim, İlhan Omar, Norman Finkelstein gibi isimlerin Batılı üniversitelerde konuşturulmaması, davetlerinin iptal edilmesi ya da baskıya maruz kalmaları… Tüm bunlar, “meşru bilgi üreticisi” sayılmanın ne anlama geldiğini somutlaştırıyor. Buna karşın, Batı politikaları açısından kabul edilebilir bir çerçevede Hamas karşıtı argümanlar üreten akademisyenler, geniş medya ve akademik platformlara rahatlıkla erişebildi. Bu tablonun adı komplo değil; epistemik çerçevelemenin kurumsal yapılar aracılığıyla nasıl işlediğinin göstergesidir.
İkinci eksen: Geleneksel aktörleri tampon bölge olarak kullanmak
RAND raporunun ikinci stratejik önerisi, fundamentalizme karşı geleneksel Aktörlerin bir tampon güç olarak konumlandırılmasıdır. Bu strateji, Gazze krizi bağlamında Körfez ülkelerinin ‘pragmatik’ tutumunun desteklenmesi biçiminde beden buldu.
Suudi Arabistan’ın Gazze krizinde aktif bir insani yardım süreci yürütmesi, ama bunu İsrail’i uluslararası alanda tecrit eden siyasi hamlelerden uzak tutması, bu stratejik çerçeveyle örtüşüyor. ABD’nin Riyad’a yönelik güvenlik garantileri ve nükleer enerji işbirliği teklifleri, Suudi monarşisinin “fundamentalist olmayan İslam temsilcisi” olarak konumlandırılması çabasıyla örtüşüyor.
Üçüncü eksen: Söylem savaşı ve kavramsal silahlanma
RAND raporunun üçüncü ayağı şudur: Fundamentalistlerin İslam yorumlarını sorgulamak, yolsuzluk ve şiddet bağlantılarını kamuoyuyla paylaşmak ve onları gençler ile dindar geleneksel çevreler nezdinde itibardan düşürmek. 7 Ekim sonrasında bu stratejinin en görünür tezahürü, ‘Hamas’ ve ‘terörizm’ kavramlarının kamusal söylemde birbirinin yerine geçer hale getirilmesi sürecinde yaşandı.
Batılı hükümetler ve medya, Hamas saldırısını nitelendirmek için sistematik olarak ‘vahşet’, ‘katliam’ ve ‘terör’ kavramlarını kullandı. Bu çerçeveleme, Hamas’ı desteklediği algısını doğurabilecek herhangi bir Filistin yanlısı söylemin otomatik olarak ‘terör sempatizanlığı’ etiketiyle damgalanmasına zemin hazırladı.

ABD Kongresi’nde Kasım 2023’te gerçekleştirilen ve üniversite başkanlarının ‘soykırım çağrısı’ söylemlerine ilişkin ifade verdiği oturumlar ile bunu takiben yaşanan yönetici istifaları, meşru siyasi söylemin sınırlarını yeniden çizen bir ‘kırmızı çizgi belirleme’ pratiği olarak değerlendirilebilir. Bu aynı zamanda üniversitelerin tarihsel olarak taşıdıkları ‘özgür tartışma alanı’ işlevinin hangi sınırlara bağlı olduğunu da somutlaştırdı.
Sosyal medya algoritmaları ve dijital kamusal alanın asimetrik yapısı
Meta (Facebook/Instagram), X ve YouTube’un Gazze krizindeki içerik moderasyonu pratikleri, bu dönemin en tartışmalı konularından biri haline geldi. Human Rights Watch ve Amnesty International’ın raporları, söz konusu platformların Filistin yanlısı paylaşımları orantısız biçimde kısıtladığını ya da kaldırdığını belgeleyen çok sayıda örnek sunuyor.
Meta’nın Gözetleme Kurulu’nun raporları, Arapça içeriklerin İngilizce içeriklere kıyasla sistematik biçimde daha sert denetime tabi tutulduğunu ortaya koydu. Dijital kamusal alanın yapısal olarak belirli seslerin aleyhine işlediğine dair bu bulgular, ciddi sorular doğuruyor. TikTok’ta ise farklı bir örüntü gözlendi: Gazze paylaşımlarının daha geniş kitlelere ulaştırılması, ABD Kongresi’nde TikTok’un ‘milli güvenlik tehdidi’ oluşturduğuna dair tartışmaların hız kazanmasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Algoritmik yapıların çatışma haberciliğinde taraf tutma pratiğini sistematik hale getirebildiği, araştırmacıların yakın takibindeki bir soru olmaya devam etmektedir.
Dördüncü eksen: Laikleri seçici desteklemek ve normatif çerçeve
RAND raporunun dördüncü ayağı, laiklerin seçici biçimde desteklenmesi; ancak bu süreçte Batı karşıtı dinamiklere zemin açmamak için güvenlik mekanizmalarının devrede tutulmasıdır. Bu strateji, Gazze krizi bağlamında akademik ve medya özgürlüğü tartışmalarında belirgin biçimde göründü.
Gazze’ye destek gösterileri organize eden Batılı ülkelerdeki laik Arap-Amerikan ve Müslüman aktivistler, zaman zaman ‘terör sempatizanları’ olarak damgalanma baskısıyla karşılaştı. İsrail’i eleştiren laik Yahudi akademisyenler ve aktivistler ise çapraz ateş altında kaldı. Öte yandan, Batı değerleriyle uyumlu laik Arap aydınların Al Monitor ve Middle East Institute (MEI) gibi platformlarda görünürlüklerinin artırıldığı da gözlendi. Gazze krizini “demokratikleşme krizi” perspektifinden okuyan bu analistler, fundamentalizmden değil Batı ile yapısal uyumsuzluktan kaynaklanan bir çerçeve sundu. Bu çerçeveleme, RAND’ın ‘laikleri fundamentalizme karşı konumlandır’ önerisiyle örtüşüyor.
Psikolojik operasyonlar ve GEC: Dezenformasyon mu, kontrol mü?
ABD Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki Global Engagement Center (GEC), kurulu misyonu itibarıyla ‘yabancı devlet veya devlet dışı aktörlerin dezenformasyonuna karşı mücadele etmek’ olarak tanımlanıyor. Ancak GEC’in operasyonel pratikleri zaman zaman bu tanımın çok ötesine geçmektedir.

The Intercept ve diğer araştırmacı gazetecilik platformlarının ortaya koyduğu belgeler, GEC’in belirli sosyal medya hesaplarını ‘dezenformasyon kaynağı’ olarak etiketleme kapasitesini kullandığını; bu etiketlemenin kimi zaman siyasi muhalif sesleri hedef aldığını göstermektedir. Gazze krizi bağlamında GEC’in faaliyetleri, Hamas bağlantılı ‘dezenformasyon ağları’nı ifşa etmeye yönelik raporlarla görünürlük kazandı. Bu raporların bir kısmı bağımsız uzmanlar tarafından eleştirilirken, diğerleri belirli söylemlerin ‘dış müdahale ürünü’ olarak damgalanmasına katkı sağladı.
Dil ve çerçeveleme: Söylem silahları
Gazze krizinde kullanılan dil; ‘soykırım’ mı ‘savaş’ mı, ‘işgal’ mi ‘savunma’ mı, ‘direniş’ mi ‘terörizm’ mi — bu kavramsal tercihler, gerçekliğin farklı toplumsal gruplar tarafından nasıl algılandığını belirledi. ‘İnsani koridor’, ‘orantılılık’, ‘hedefleme hassasiyeti’ gibi askeri dilin laik-teknik terminolojisiyle donatılmış kavramlar, sivil ölümlerin sistematik biçimde ‘kasıtsız’ olarak çerçevelenmesine olanak tanıdı.
Yapay zeka ve algoritmik yönetişim: Yeni bir eksen mi?
Georgetown Üniversitesi’nin 2025 tarihli ‘Yapay Zeka ve Müslüman Temsili’ raporu, önde gelen dil modellerinin İslam’ı ‘şiddet riski’ çerçevesiyle daha sık ilişkilendirdiğini, modernist ve laik Müslüman söylemlerini ise geleneksel ve fundamentalist söylemlere kıyasla orantısız biçimde olumlu bir çerçevede sunduğunu ortaya koyuyor. Eğer algoritmalar, tarihsel olarak oluşturulmuş önyargıları öğreniyorsa; RAND’ın tipolojisi artık yalnızca insan kararlarında değil, makine öğrenmesinin derinliklerinde de işliyor olabilir.
Gazze sonrası: Yeniden yapılanma kimin tasarımı olacak?
Gazze’nin yönetim boşluğunu dolduracak yapının ne olacağı sorusu, küresel güçler arasında yoğun bir müzakere konusu olmaya devam ediyor. ABD ve Batılı aktörlerin tercih ettiği seçenek; Hamas’ın dışlandığı, Filistin Kurumu’nun güçlendirildiği ve ‘teknik uzman’ yöneticilerin ön plana çıkarıldığı bir yapılanmadır. Bu tercih, RAND raporunun ‘seçici laik destekleme’ ve ‘modernist liderlik yarat’ stratejileriyle örtüşüyor.
Meşruiyet krizi: Şablon işliyor, ama bedeli var
Körfez ülkelerinin ‘ılımlı’ tutumunun dahi İsrail’in Gazze operasyonlarına meşruiyet kazandırdığı yönündeki yaygın algı, bu ülkelerdeki genç kuşakları kendi hükümetlerinden kopardı. Körfez ülkelerinde 2024 yılında gerçekleştirilen kamuoyu araştırmaları, halkın yüzde seksenden fazlasının Filistin davasına güçlü destek verdiğini ortaya koyuyor; ama aynı nüfus, ekonomik çıkarlar nedeniyle Batı ile normalleşme politikası izleyen hükümetlerine olan güvenini hızla yitiriyor.
Buradan uyarıcı bir sonuç çıkabilir: RAND şablonu kısa vadede işleyebilir. Ama toplumsal meşruiyet zemin yitirirken yaratılan yapıların ne kadar kalıcı olabileceği sorgulanır. Toplumsal gerçeklikle örtüşmeyen siyasi çerçeveler geçici olarak işleyebilir; ama fay hatları biriktiğinde daha derin sarsıntılara zemin hazırlar. Suriye bize bunu yakın tarihte öğretti.
Sonuç: Şablon mu, gerçeklik mi?
RAND raporu bir plan değil, bir perspektiftir. Bir haritadır; ama harita araç olduğunda coğrafya değişmez. İslam coğrafyasındaki toplumsal ve siyasi dinamikler, hiçbir şablonun tam olarak öngöremeyeceği karmaşıklıklar taşıyor.
7 Ekim sonrasında gözlenen örüntüler -modernist seslerin öne çıkarılması, geleneksel aktörlerin tampon olarak kullanılması, fundamentalizme yönelik söylem savaşı ve laik entelektüellerin seçici desteklenmesi- RAND raporunun stratejik mantığıyla şaşırtıcı çakışmalar sergiledi.
Güç düzeninin şablonu kadar, toplumsal direnişin kapasitesi de bu denklemin belirleyici değişkenidir. İslam dünyasındaki kamuoyu, bu süreçte salt bir nesne olarak kalmadı; internet, sokak ve kurumlar aracılığıyla kendi sesini üretmeye devam etti. Hangisinin daha kalıcı iz bırakacağını ise tarih belirleyecek.