Uygarlık Anlatısının Tek Yüzlü Dekorları: Yaldızlar Dökülürken
20.02.2026 - 15:04 | Son Güncellenme: 04.03.2026 - 13:41
Potemkin köyleri çoğumuzun malumudur; rivayete göre Rus General Grigori Aleksandroviç Potemkin, tahta geçmesi için çaba sarf ettiği II. Katarina tarafından taltif edilir ve Güney Eyaletler Valisi olarak vazifelendirilir. Kafkaslar’dan Kırım’a kadar uzanan geniş bir coğrafyanın Rus topraklarına ilhakında ciddi payı olan komutan, Osmanlı-Rus Harbinde (1768-1774) alınan kesin galibiyetin mimarlarındandır zira. Potemkin’in kurnazlığı ve siyasi esnekliğinin yanı sıra iddialara göre imparatoriçe ile arasındaki gönül bağının da bu atamada tesiri vardır.
Çarlık Rusya’sının en kudretli isimlerinden olan Potemkin, Yeni Rusya diye tesmiye edilen Güney Kırım’ın mülki amiri olarak kolları sıvar ve dönemin şartlarına göre bir bayındırlık faaliyetine girişir. Maksadı siyasi ikbaldir şüphesiz. Bu çerçevede savaşta harap düşürdüğü, yıkıp viran ettiği yerleşim yerlerini ihya etmek üzere bir dizi karar alır. İçinde Sivastopol’un da bulunduğu liman şehirleri de dahil olmak üzere Karadeniz kıyısına işlerlik kazandırmak istemektedir. Süratli adımlar atılır, hayli kapsamlı sayılabilecek pek çok işe başlanır. Zaman sonra başkent St. Petespurg’a gönderilen iyi haberlerden midir bilinmez Çariçe Katarina bölgeye sürpriz sayılabilecek bir ziyarete karar verir. İşler de tam bu noktada karışır. Yapılan faaliyetler bu kısa süre zarfında hazırlık aşamasından ileri gidememiştir çünkü.
En büyük rakibi Osmanlı’ya Küçük Kaynarca travmasını yaşatan çariçe huzurunda zevahiri kurtarmak için denenmemiş bir yola tevessül edecek Potemkin, hikayeye konu olan hayali köyleri vücuda getirecektir. Katerina’nın, Dinyeper Irmağı’nı katederek gerçekleştireceği ziyaret güzergahı üzerinde dev bir göz yanılması oluşturmaya muvaffak olacaktır Potemkin. General bunu, yönü nehre bakan binaları boyatarak, ahşap ve mukavva kullanmak suretiyle sadece tek cephesi bulunan ve uzaktan ev gibi görünen paneller nehir boyunca sıralayarak gerçekleştirecektir. Dahası hikayeye göre gece boyunca sökülen bu yapıların hızla taşınarak gündüz devam edilecek güzergaha yerleştirildiği de kaydedilir. Dilencilerin sokağa çıkışını yasaklayan Potemkin’in başka yerlerden getirttiği oyuncularla çariçeyi coşkuyla selamlattığı ve maiyetindekilerle kendisini memnun ettiği söylenir.

Savaştan halas olmuş bu coğrafyayı bir yeryüzü cenneti gibi göstermek için kartondan beldeler, olmayan kasabalar inşa eden Potemkin; gezici figüran köylülerle, çariçenin mola verdiği yerlerde temiz kıyafetli insanlarla, rayihası uzaktan gelen taze ekmek kokularıyla göz boyama deyiminin hakkını vermiştir. Son kertede teftişi geçen Potemkin paçayı sıyırmıştır.
Yalanlarla dolu hikayelere inandırılmaya zorlanmak
Tarih bazen zalim bir generalin ikbali için kurduğu köylerden, neredeyse tüm insanlığı içine alan devasa bir iletişim hapishanesine evrilir. Adına imaj yönetimi denen stratejiler ve uygulamalar bütününün, vaktiyle daha ilkel boyutta sergilendiği örnekler bugüne ilham verecek nüveler taşır. Cilalanmış entelektüel kürsüler, gözü kör eden milyonlarca pikselden oluşan parlak ekranlar, sarraf hassasiyeti ile seçilerek takdim edilen haber metinleri… Tüm bunlardan anladığımız, ahşap panellerin yerini farklı metalara bıraktığıdır.
Hakim batılı küresel kültür ya da uygarlık, kurumların ve kuralların belli parametreler üzerine inşa edildiği bir müktesebatın hasıladır. Bu müktesebat akademiden sanata siyasetten diplomasiye ve elbette medyaya ruhunu veren, misyonunu yükleyen ödevlerle doludur. Demokrasi, insan hakları, özgürlükler, şeffaflık, hesap verilebilirlik, hukukun üstünlüğü gibi kavram setleriyle örülü mezkur kültürün, maddi güç üzerinden dünyanın geri kalanına varlığını dayattığı muhakkak. Batının üstünlük libası kuşanarak mutlaklık vehmine kapıldığı yeni bir mesele de değil üstelik. Medenileştime misyonu nakaratını tekrarlaya tekrarlaya hariçte kalan ‘zavallı insancıkları aydınlatma’ yolunda, meşakkat içinde canhıraş bir çaba sarf ettiğinin propagandasını yapıp durduğu lakırdılar da cabası.
Gözden Kaçmasın
Uzunca yıllar maddi kaynaklarını oluşturan, servet birikimini meydana getiren sömürgeci, yağmacı geçmişini dahi bir minnet unsuru olarak lanse etti batı. Öyle ya geri kalmış üçüncü sınıf insanları uygar dünyaya adapte etmek kolay iş değildi sonuçta. Ve elbette bunun bir bedeli olmalıydı. Neticede kendisini kuran fikirlerin arkasındaki bu anlayış, hakim bir paradigma olarak bir anlatıya dönüştü. Tarih böyle yazıldı, söylem böyle kuruldu. Savaşlardan sonra anlaşmalar bu minvalde vücut buldu. Uluslararası sistem söz konusu paradigma ile şekillendi, iktisadi ve politik düzlem artık bunun haricinde söylem ve eylemi tekfir eden bir aşırılıkla çevrelendi.
Bilimin kurucu babaları onlardandı anlatıya göre, düşüncenin hür fikrin en derin adamları o iklimin çocuklarıydı. İyiye ve kötüye dair ne kadar mühim hadise varsa onların başından geçmişti. Gücü ellerine geçirmeleri topyekûn bir seferberliğin ve aklın eseri olarak zaman aldı. Haliyle dünyanın merkezinde onlar bulunuyordu artık. Böyle kabul edilmeliydi. Öyleyse dünyaya bu zaviyeden bakılmalı, tüm sahalarda bu nazar hakim bakış açısı olmalıydı. Zira bu hikayenin insicamını bozan her şey yanlıştı, kötüydü, çirkindi.
Halbuki bilimin kadim Grek’te doğduğu, ardından kaybolduğu ve Rönesans’ta Avrupa’da yeniden keşfedildiği anlatı büyük ölçüde mittir. Copernicus’un güneş merkezli modelinin İbni Şatır ve Nasreddin Tusi gibi İslam astronomlarının matematiksel modellerinden etkilendiği yönündeki akademik tespitler, batı biliminin kendinden menkul özgünlük ve orijinallik söylemini sorgulatır evsaftadır. Gutenberg’in matbaayı icat ettiği iddiasında da Çin ve Kore’de daha önceki hareketli harf baskı düzeneklerinin görmezden gelindiği bariz biçimde anlaşılır.

Elbette bu kadarla sınırlı değil. Mevcut anlatıyı çevreleyen Galileo ve Newton gibi Avrupalı bilim adamlarının, ilmi inkişafı neredeyse sıfırdan yaptığı propagandası, modern bilimin tamamen 'Batılı' bir olgu olduğu ve diğer kültürlerin katkısının marjinal kaldığı kabulü, Avrupa'nın maddi kalkınmasının, diğer medeniyetlerin durağan veya geri kalmış olmasından kaynaklandığı söylemlerinin birer masal olduğu ayan beyan ortadadır.
Örnekler çoğaltılabilir. Ama mesele bu değil. Söylenmesi gereken, bu seçici tarih yazımının, batıyı insanlık tarihinin yegane aklı pozisyonuna yerleştirmeyi gaye edinen ideolojik bir araç olduğudur. Evet batı aynı zamanda bir ideolojidir. Gerçeği boğma, tarihi çarpıtma üzerinden inşa edilen bu anlatı aynı zamanda elde edilen maddi gücün bir sopa olarak kullanılarak dayatmaya dönüşmesinin neticesidir.
Günümüzün cari anlatısının kurucusu ve sahibi Batı uygarlığı pek çok medeniyet gibi bir söylem ile varlık sahnesinde rol alır. Anlatmak istedikleri, göstermek istedikleri bu anlatı çerçevesinde inşa edilir tabiatıyla. Kendi gerçekliğinin hangi yüzünü vitrine koymuşa ilk bakışta göreceğimiz odur. Şüphesiz bu sahneleme, aynı zamanda birtakım unsurların da saklanması anlamını taşır. Perde arkasındakinden haberimiz yoktur. (!) Mezkur hakim uygarlığın bu anlamda söylemini pekiştirmek ve yaygınlaştırmak adına medyaya yüklediği misyon, Potekim’in köylerini aratmaz. Görünen cephede insanlığa mutluluk getireceği vaadiyle kurulan kavramlar, kurumlar ve kurallar, arkada ise her kavramı bizatihi kendisi ifsat eden bir akıl, her kurumu vaziyete göre yeniden faydasına hizmet edecek şekilde değiştiren anlayış, kurallarını evvela kendisi çiğneyen bir hoyratlık…
Medyanın anlatı kurucu ve taşıyıcı tarafı
Tabiatı itibariyle medya mensubu olduğu anlam değer dünyasının vazettiği neyse onu yansıtır. Bu aynı zamanda bir tebliğ beyanı, bir ikna çabasıdır. Hakikat ve temsil bağlamındaki yaşanan kriz şüphesiz medyadan bağımsız bir şekilde değerlendirilemez. Yukarıda zikredilen Batı merkezli uygarlık anlatısının ve bu anlatıyı taşıyan müesses aygıtların, arka planındaki sömürgeci, ikiyüzlü ve çarpıtılmış gerçekliği Potemkin misali kartondan dekorların ardına nasıl gizlediğini kavrayabilmenin yolu, medyayı doğru biçimde anlamaktan geçer.
Medya bize gerçekliği değil gerçekliğin olması gereken veya gösterilmesi istenen versiyonunu sunar. Tarihten günümüze anlatı kurucu unsurlardan biri olarak medya, muhatabına takdim ettiği parlak dünyanın, özgür düşünürlerin, insani değerlerin arkasındaki kirli pragmatizmi ve çöküşü gizlemek için tasarlanmış bir maske işlevi görür. Gerçeklik, medya marifetiyle sürekli olarak inşa edilirken vitrindekilerle mutfaktakiler arasındaki uçurum kitlelerin fikirlerini yönlendirmek için bir manivela olarak kullanılır.
Entelektüel ikonların kerih yüzü
Meseleyi biraz daha somutlaştırmakta fayda var. 1977’de Fransız filozofları olarak bilinen Foucault, Louis Aragon, Althusser, Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Gilles Deleuze gibi isimlerin “French petition against age of consent laws” adıyla bilinen metinin imzacısı olarak pedofiliye özgürlük istedikleri, medyanın ise olan biteni ‘marjinal bir detay’ olarak lanse ettiğini biliyoruz. Yani infiale sevk edecek sarsıcı bir hadisenin aktörleri, sahnede rolleri küçültülen sıradanlık parantezine indirgenmiş. Bu kişilerden Foucault’nun Cezayir’de çocuklara tecavüz ettiği ve AİDS’ten öldüğü ayrıca kayıtlıdır. Mezkur isimler yaptıkları görmezden gelinerek, halihazırda dahi son derece muteber isimler olarak akademinin büyük bölümü için vazgeçilmez bir noktadadırlar. Bu isimlere referans yapmaksızın kalem oynatmak cehalet alameti addedilir.
Asırlar geçse de unutulmayacak Gazze topraklarında yaşanan soykırım ile kaçırılan çocukların türlü tecavüz ve işkence ile istismar edildiği hatta parçalandığına dair Epstein belgelerinin ortalığa saçtığı bilgilere dair yaklaşım da pekala bir turnusol mesabesindedir. Örneğin bir dönem Türkiye’deki tartışmalarda sıkça zikredilen ‘kamusal alan’ terkibinin sahibi büyük filozof olarak kabül gören Jurgen Habermas alenen katliamdan yana tavır alması birilerini hicaba sürüklemiş olsa gerektir. Hawking, Harari ve Dawkins gibi bilim otoriteleri diye pop kültür nesnesi haline getirilmiş kişilerin, isimlerinin cinsi istismara karışması karşı karşıya olduğumuz fosseptik çukurunu faş etmesi söz konusu isimlerden feyz alan kişileri insanlık adına sarmış olmalıdır.
Batının siyasi ve kültürel elitinin, servet ve iktidar ağlarıyla örülmüş, ahlaki çürümüşlüğünü belgeleyen deliller yığını, insanlığa yeni bir şeyler anlatıyor. Üst düzey politikacılar, kraliyet mensupları iş dünyası liderleri akademisyenlerin isimlerinin geçtiği mezkur vesikalar “bilimin aydınlatıcı ışığı, ileri demokrasi ve çağdaş ve ilerici evrensel değerler” cephesinin ardında işleyen yozlaşmış bir arka bahçeyi gözler önüne seriyor. Söz konusu isimlerin militan ateist ve Siyonizm muhibbi ajandaları bir yana, medyanın bu dosyayı ele alışındaki temkin ve bazı isimleri koruma temayülü, iktidara yakın meksefedeki kendi dekorlarını koruma içgüdüsü yansıtmaktan başka bir şey değildir. Ana akım medyanın söz konusu dosyalara dair suskunluğu yahut gereken refleksi göstermemesi dikkate değer evsaftadır.
Dijital Potemkinleşmenin adresi sosyal medya
Yeni medya her ne kadar tekdüze ve tek merkezden yapılan yayınları ademi merkezî bir noktaya taşısa da halihazırda konvensiyonel medyanın yıllarca hüküm sürdüren fikri tekliflerine bigane kalamaz. Hatta denebilir ki bu fikirlerin birçoğunu benimsemişlerin yekûnu teşkil ettiği bir mecradır sosyal medya. Batıyı kuran amiller mikro söylemler seviyesinde de olsa sosyal medyaya da hakim bugün. Sosyal medyada hakim kültür her ne kadar aşırı bireyci bir yerden neşet etse de benzer söylemlerin etkisinden kurtulabilmiş değil. Zira söylem üstünlüğünü ele geçiren batının bunu bir sopa olarak kullandığı, istismarcı alışkanlıklarını burada da sürdüğü anlaşılıyor. Bununla beraber artık gizlenemeyecek gerçeklerin belge belge ortalığa saçılması batının Potemkin misali mukavvalarla göz boyadığı kültürünün arkasında nasıl bir kokuşmuşluk olduğunu görmeyen gözler için gösteriyor.
Konvansiyonel medyanın o benimsediği çifte standartlı hal şüphesiz sosyal medya kullanıcılarının da temel alışkanlıklarını oluşturmuştur. Bir meşruiyet mekanizması işleten ana akım medyanın onayladıkları ve onaylamadıkları kullanıcılar üzerinde tesirlidir şüphesiz. Zira hakim görüş neyse, sonuçta alınan eğitim de o görüşün neticesidir. Kaldı ki insanlar hakim görüşün aksi istikametinde bir fikir serdetmekten imtina ederler. Çünkü bunun dışlanmak gibi bir faturası vardır. Bugüne kadar görüldüğü üzere, yaratılan meşruiyet alanı dışında serdedilen her düşünce, komplo teorisi, cehalet ya da gericilik olarak yaftalanmıştır.

Akıllı cihazlarla uzun saatler geçirenler şimdilerde egemenliğini yavaş yavaş kaybetse de klasik medya araçlarının kurdukları anlatının bir parçasıdırlar. Herkes gibi. Dolayısıyla kurulan anlatı kullanıcının hayal ve fikir dünyasını şekillendirir. Anlatıda kullanılan dil bir silah mesabesindedir. Ve minik anlatılar kuracak sosyal medya kullanıcıları da bu silahtan habersiz ama bu silahın tesiri altında söylem geliştirir. Onun için şuursuzca işgale operasyon, sapkınlığa tercih ya da farklı yaşam tarzı, sömürüye ise küresel entegrasyon deyiverirler.
Sosyal medya, geleneksel medyanın merkezi işgal eden yapısını tarumar ettiği iddiasına rağmen kendine mahsus ve sinsi Potemkin köyleri vücuda getirmiştir. Çeşitli platformlar kişilerin kendi mükemmel hayatlarının küratörlüğünü yapmalarını teşvik eder. Filtreler, açılar, paylaşım zamanları ve performatif içeriklerle gerçek hayatın karmaşası, çirkinliği ve sıradanlığı sahnenin arkasına, geri plana atılır. Şahsi bir Potemkinleşme diyebileceğimiz bu süreç dünyanın geri kalanında ne olup bittiğinden bağımsız hatta ona kayıtsız insanlar meydana getirir. O artık hem kullanıcı hem çariçe hem de Potemkin ta kendisidir.
Sosyal medya algoritmalarının çalışma prensibi, mevcut inanç ve ön kabulleri pekiştirecek içerikleri kullanıcıya sunmak şeklinde gerçekleşir. Bu durum her kullanıcı için bu kullanıcının dünyasına göre biçimlendirilmiş gerçekliğin sadece hoşa giden bir versiyonunun sergilendiği bir akışı ihtiva eder. Dijital bir Potemkin köy de böylece yaratılmış olur. Kullanıcı hakikate değil sadece kendi seçimleri üzerine biçimlenmiş algoritmaların onun için tercih ettiği karton cepheleri müşahede eder.
Meşruiyet ve onay beklentisi kullanıcıların birbirlerini tetiklemesi yolunu açar. Beğeni, paylaşım ve takipçi sayıları üzerinden işleyen bu döngü sosyal onayı rakama indirger. Bu hal ise başka bir tehlikeye sebebiyet verir. Sosyal onay almak için sayılar kâfi geleceğinden hakikat rahatlıkla kurban edilebilir. Beğeni ekonomisinin işlediği bu mekanizmada hakikatin, gerçek bilginin veya ahlaki derinliğin yerini, beğeni alabilecek yüzeysel görseller ve sloganlar almıştır. Sosyal medyadaki aktivizm biçimleri çoğu zaman hakikate temas etmek ya da mevcut gerçeği değiştirmeye dönük değil kişinin kendi kitlesine karşı sahnelediği bir performanstan ibarettir.
Ezcümle tüm bu olan bitene rağmen Potemkin köyleri metaforu geleneksel olsun dijital olsun medyanın salt bir bilgi aktarıcısı değil, aktif bir gerçeklik inşacısı ve yeni bir iktidar mekanizması olduğunu anlamamızı sağlayabilir. Hakkını teslim etmek gerekir ki bu çok sesli platformlar her ne kadar yönlendirilmeye, iktidarların dümen suyuna göre şekillenmeye hazır olsalar da en azından hakikate değebilecek alanlar olarak temayüz etmiştir. Bilginin dolaşımını hızlandıran bir alan olarak değerlendirildiğinde sosyal medya, cari uygarlık anlatısını sorgulayacağımız donelerle doludur. Biraz böyle olduğu için Gazze’de olanları daha büyük bir çıplaklıkla görebildik. Bu yönü güçlü olduğu için batının kokuşmuşluğunu filtre balonlarının arkasında dekorun çürümüş tahtaları ve hoş olmayan kokularını müşahede edebildik.