Şov Devam Ediyor: Medyada Hiç Bitmeyen Döngü

Televizyonun eğlence merkezli magazin kültürü, sosyal medya ile daha da güçlenerek her konunun “şov” olarak sunulmasına yol açtı. Reklam ve izlenme kaygısı bu döngüyü beslerken, sosyal medyanın etkileşimli yapısı dikkat sürelerini kısalttı ve eğlenceyi daha da öne çıkardı. İşte detaylar…
Yunus Arslan
%C5%9Eov-Devam-Ediyor--Medyada-Hi%C3%A7-Bitmeyen-D%C3%B6ng%C3%BC.jpg

02.09.2025 - 13:01  |  Son Güncellenme:  05.09.2025 - 11:05

Televizyon kültürünün ülkemizde yaygınlaşmaya başlamasıyla hafızalara kazınan ilk şaşkınlık, şu meşhur replikle dile gelmişti: “Zeki Müren de bizi görecek mi?” İşin ilginç yanı, Zeki Müren bugün yaşasaydı gerçekten de hepimizi görebilecekti. Çünkü televizyonun tek yönlü iletişimi yerini etkileşimli sosyal medyaya bıraktı; izleyici/tüketici kültür ise üreten bir kültüre dönüştü.

Artık televizyon, gençleri cezbeden güçlü bir eğlence değil; onların ilgisini çekmekte zorlanan sıkıcı bir araç. Sosyal medyanın mesajları çok daha eğlenceli bulunuyor. Fakat televizyon kültürü de kendi içinde dönüşüyor. Örneğin Show Haber gibi “yenilikçi” haber programları, izleyicilere sosyal medyada viral olmuş kısa videolarla haber arasında mola veriyor. Muhabirlerin kimi zaman “şapşal” halleri ise haberi bir şova dönüştürüyor. Rakip kanallar da geri kalmamak için benzer yöntemlere başvuruyor. Görünen o ki haberler bile giderek bir gösteriye çevriliyor. Burada aklıma şu soru geliyor: Haberler sosyal medyayla mı şova dönüştü, yoksa medyanın özü zaten en başından beri şov muydu? 

Bu durum biraz tavuk-yumurta ilişkisini andırıyor: Medya eğlence sunduğu için mi şov olarak görülüyor, yoksa insanlar eğlenceyi sevdiği için mi medya bu yolu seçiyor? Her ne kadar medya, eğitici ve kültürel mirası aktarıcı bir rol üstlenmeye çalışsa da televizyonda bilginin bile eğlenceli sunulduğu bir gerçek. Çünkü eğlence, izleyiciyi daha uzun süre tutabiliyor. Bu noktada devreye giren başka bir unsur ise para. Eğlenceli içerik yalnızca dikkati çekmiyor, aynı zamanda reklam ve gelir modellerinin de en güçlü dayanağı oluyor. Burada karşımıza medyanın bir magazin kültürü üzerine inşa edilmesi dikkat edilmesi gereken bir nokta.  

İletişim araçlarının bir süreklilik arz ettiğini düşünürsek meseleyi biraz daha geriden okumamız faydalı olacaktır. Magazin kültürünün tarihi aslında çok eskilere dayanıyor. 1700’lü yıllarda ortaya çıkan dergiler, bu kültürün temelini oluşturuyor. Zamanla milyonları aşan satış oranlarıyla toplumsal gerçeklik algısının estetize ve stilize edilmesinde, yani başka bir deyişle magazinleşmesinde önemli bir rol üstleniyorlar. Bu kültür önce radyoya, ardından televizyona taşınıyor.  

Radyodaki, daha sonra yoğun biçimde televizyondaki magazin programları; müzikten sağlığa, haber niteliği taşıyan olaylardan sosyete dünyasına kadar geniş bir yelpazede içerik üretiyor. Böylesi çeşitli bir yapı, şüphesiz televizyona çok daha uygun düşüyor. Zamanla magazin programları ve diziler, medyada kendine daha da fazla yer buluyor.

Rıdvan Şentürk’ün Televizyon ve Magazin Kültürü makalesinde aktardığına göre, Amerikalı medya tarihçisi Boddy William, magazin programlarının ortaya çıkışını medya şirketleri ile sponsorlar arasındaki çekişmelere bağlar. William’a göre, 1940’lı yıllarda Amerika’da özellikle beslenme ve temizlik ürünleri üreten büyük firmalar, ajans ve film şirketleri aracılığıyla doğrudan radyo ve televizyon programları üretiyordu. Ancak bu durum 1950’lerin başında değişmeye başladı. ABC, CBS ve NBC gibi büyük televizyon kanalları, reklam üretimi üzerindeki kontrolü ele geçirmek ve reklam müşterileri için tekel oluşturmak üzere stratejiler geliştirdiler. Bu stratejilerin en dikkat çekici olanı, reklamların planlı bir yayın akışına ölçülü biçimde yerleştirilmesi ve özellikle pembe dizilerde belirli zaman dilimlerinde tekrarlanmasıydı.

Bu yaklaşım, “magazin planlaması” adı verilen bir program düzenini doğurdu. Akışın merkezine reklam blokları alındı, programlar ise reklamlar esas alınarak serpiştirildi. Bu planlamayı geliştiren isimlerden biri olan Pat Weaver, ticari başarı için televizyon kanallarının popüler, ucuz, eğlenceli ve özellikle kısa süreli içerikler üretmesi gerektiğini savunuyordu. 1930’larda David Sarnoff’un ileri sürdüğü “kanallar başarılı olmak için arka planda kalarak eğlence sunmalı” fikriyle uyumlu şekilde, Weaver da programların seyirciyi tatmin etmek için yüksek öykü ve senaryo değerine ihtiyaç duymadığını iddia ediyordu. Bu girişimler sonucunda televizyon programları, eğlendiricilik, kısalık, ucuzluk ve popülerlik ilkeleri çerçevesinde magazin formatına uyarlanmaya başladı.

Kültürün dönüşümü

Televizyondaki bu magazinleşme kültürü giderek yaygınlaştı ve yıllar içinde birçok kişi tarafından eleştirildi. Medya eleştirmeni Neil Postman’ın vurguladığı gibi sorun, televizyonun bize eğlendirici konular sunması değil, bütün konuların eğlence olarak sunulmasıydı. Postman bunu şu sözlerle dile getirir: 
“Sorun, televizyonun bize eğlendirici konuları sunması değil, bütün konuların eğlence olarak sunulmasıdır ve bu da bambaşka bir sorun oluşturmaktadır. Başka bir şekilde ifade edersek: Eğlence, televizyondaki her türlü söylemin üst ideolojisidir. Neyin gösterildiğinin veya hangi bakış açısının yansıtıldığının hiçbir önemi yoktur; her şeyin üstünde tutulan varsayım, hepsinin bizim eğlenmemiz ve haz almamız gözetilerek sunulmasıdır.”

Bugün televizyonun etkisi azalmış olsa da Postman’ın işaret ettiği bu eğlence merkezli sunum biçimi yeni medya araçlarında da aynı şekilde devam ediyor.

Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla paralel olarak son yıllarda “dikkat süremiz kısaldı” söylemleri sıkça dile getiriliyor. Buna rağmen izleme alışkanlıklarımız kaybolmuyor; çünkü dikkatimizi saniyeler içinde yakalayabilecek yöntemlerle karşılaşıyoruz. Bu da paradoksal biçimde dikkatimizi daha da kısaltıyor. Kısır bir döngü gibi görünse de sonuç değişmiyor: Dikkatimizi çeken her şeyi izliyoruz ve en çok eğlence dikkatimizi çekiyor. Bu yüzden izlediğimiz her şey ister istemez bir şova dönüşüyor.

Eskiden televizyona çıkmak ve ünlü olmak çok zordu. Bugün ise sosyal medyada kendi hesabınızı açarak kısa sürede ünlü olabiliyorsunuz. Ancak gerek televizyonda gerek sosyal medyada kalıcı olmanın yolu yine aynı: Şov yapabilmek. Bu yüzden karşımıza “kedi olmak” gibi absürt içeriklerle çıkan üreticilere rastlıyoruz. Onların bir sonraki adımı ise markalarla iş birliği yapmak oluyor. Böylece şov işi paraya dönüşüyor ve devam ediyor.

Sonuç olarak eğlence dikkatimizi çekiyor, dikkat paraya dönüşüyor ve teknolojinin sunduğu her yenilik bu döngüyü besliyor. Bu yüzden fırsatını bulan herkes şov yapmaya devam ediyor. Ve görünen o ki bu şov hiç bitmeyecek.