Japonya'da İslam Neden Yayılamadı?

Araştırmacı Mehmed Mazlum Çelik, Japonya’da İslam’ın yayılmama nedenlerini Şintoizm ve Japon toplumsal yapısı çerçevesinde Fokus+ için kaleme aldı.
japonya-da-islam-neden-yayilamadi.jpg

13.02.2026 - 14:57  |  Son Güncellenme:  09.04.2026 - 15:21

1905 senesinde Japonların, Osmanlı’nın en büyük düşmanı olan Çarlık Rusya’sını mağlup etmesinden sonra Uzak Doğu’nun bu mazbut halkı, İslam âleminin bilhassa da Anadolu Türklerinin dikkatini ve teveccühünü celp etti.

Bu süreçte Japon imparatorunun, Sultan Abdülhamid’den İslam âlimi talep etmesi gibi bazı hadiseler ile ulema da Japonlara yönelik alakasını artırdı. Abdürreşid İbrahim Efendi, Japonya’yı ziyaret etmiş ve bir de ayrıntılı seyahatname kaleme almıştı.

Sonrasında başta İstiklal şairimiz Mehmed Akif Ersoy olmak üzere birçok aydın, Japonya’nın mukadderatını Müslüman coğrafya ile özdeşleştirirken bu süreçte en büyük arzu; Japon halklarının kitleler hâlinde İslam’a geçmesiydi.

Olmadı.

Japon halkı ile karşılıklı bir saygı ve sevgi oluşsa da Japonlar asla kitleler hâlinde İslamiyet’e geçmedi. Elbette bu durum yalnızca İslam’a münhasır değildi; tüm misyonerlik faaliyetlerine rağmen Hristiyan âlemi de Japonya’da istediğini elde edememişti.

O zaman asıl sorunun şu şekilde sorulması gerekiyor: Japonya’da İslam ve semavi dinler neden yayılamadı?

Bu sorunun doğru cevabının verilebilmesi için Şintoizm’in, Japon materyalizminin ve feodal sistemin mirasının doğru anlaşılması gerekiyor. Tabii tüm bu tespitler 1945 yılına kadarki Japonya özelinde ele alınmalıdır. 1945 sonrası vaziyetin kendi dinamikleri bulunmaktadır fakat iki atom bombası atmış ABD’ye bugün dahi güçlü bir nefretin bulunmasının cevabı da 1945’e kadarki Japon sosyolojisini oluşturan dinamiklerle yakından ilgilidir.

Milli bir din olarak Şintoizm ve materyalizm 

Meşhur Meiji Restorasyonu’nun en önemli reformlarından birisi de dinî sahadaydı. 1868 yılında tahta çıkan Meiji; Şintoizm ile Budizm’i birbirinden kesin hatlarla ayırarak ona millî bir din hüviyeti kazandırmıştı.

Şintoizm’in kabulü kısa süre içerisinde devlete bağlılığın en önemli simgesi hâline getirilmişti. Bu noktada Japonya’ya girecek her dinî öğreti öncelikle Şintoizm’in görüşleri ile uyumlu ve onu kabul eden bir noktadan hareket etmesi gerekiyordu.

Başka bir deyişle din, millî kimliğin en önemli parçası ve devletin mücessem hâliydi. Dolayısıyla bir Japon’un dininden vazgeçip başka bir inancı seçmesi yalnızca inanç değişikliği demek değil, millî kimliğinden de vazgeçişini temsil etmekteydi.

Bu durum İslam için de geçerli olup İslam ulemasının ıskaladığı ilk önemli nokta olarak karşımıza çıkmaktadır.

Devleti yöneten imparator ise gücünü Güneş tanrıçası Amaterasu’dan aldığını iddia eder ve bunun üzerine iktidarını tahkim ederdi. 

Başka bir deyişle imparator yarı tanrı demekti.

Böyle bir anlayış içerisinde her kulu eşit gören ve kimsenin üstün olmadığını vurgulayan bir din olarak İslam’ın kendisi, Japon iktidarı için her şeyden önce bir tehdittir. 

“Kami no Michi”

Tanrıların yolu olan inanç sistemi günün sonunda politik patikaları inşa ederken bir devlet ve millet yaratmıştı.

Oysa İslam; devlet ve millet yaratmaz, “kul” inşa eder ve bu kulların ortak bilinci ümmeti meydana getirir.

Japon dininin temelinde sadakat bulunur. Bu sadakat devlete ve imparatoradır; oysa İslam’ın temelinde tevhid anlayışı bulunur. Bu anlayışta Allah’tan başka hiçbir faniye ve hatta kuruma sonsuz sadakat bulunmaz.

1945 yılında Japonya, ABD’ye mağlup olunca Amerikalı generaller Japonya’da tüm dinlerin eşit olduğunu ve Japon imparatorunun yarı tanrı olmadığını anlaşmaya ekletti. Bu aslında son derece stratejik bir talepti çünkü tek bir madde ile Japon kimliğini, daha doğrusu ruhunu ortadan kaldırmış oluyorlardı.

Japon materyalizmi de toplumun okunmasında son derece önemli bir konudur. Japonya tarihinde “güç” kavramına karşı büyük bir saygı bulunmaktadır. Geçmişte ülkede feodal karışıklıkların merkezinde de bu anlayış son derece önemlidir. Eğer ki bir kişi güçlü ise ve bunu ele geçirebiliyorsa bu meşrudur.

Aslında bunun en somut örneği ABD’dir.

Japon halkının kodlarındaki bu güç anlayışına göre; “ABD güçlüydü ve bunu yaptı. Biz güçsüzdük ve bunu hak ettik.” anlayışı ile bugün atom bombasını atan güce karşı bir öfke söz konusu değildir. Bu güce dayanan maddecilik anlayışı da İslam’ın genel kaideleri ile çelişir. Güçlünün haklı olduğu değil; haklının güçlü olması gerektiği anlayışı İslam inancında hâkim anlayıştır.

Feodal sistemi Yakuza üzerinden okumak

General Douglas MacArthur, 1945 yılından itibaren Şintoizm’in millî hüviyetini yok ederken feodal köklerden gelen ve güç ile kurulan ilişkinin Japon sosyolojisinde güçlü kalmasını sağladı.

Bu yaklaşım ile kendi meşruiyetini Samuraylara yaslayan Yakuza benzeri örgütlerin hem Japon halkı hem de devlet kurumları üzerinde nüfus kazanmasına yol açtı. Böyle bir sosyolojide Şintoizm’in kendisi tasfiye edilirken onu meydana getiren koşullar korundu. Dolayısıyla Japon halkının başta İslam olmak üzere semavi dinlere kitleler hâlinde yönelmesi engellenmiş oldu.

Elbette Yakuzaların bu denli güçlenmesinin bir diğer nedeni Angokujinlerdi. Tayland ve Çin asıllı yabancıların oluşturduğu bu yapılanmalara karşı Yakuzalar tıpkı Samuraylar gibi gücü yeniden alırken yine Samurayların yaptıkları gibi halkın üstünde ve üzerinde bir sistem devşirmiş oldular.

Bu sistemi yakın zamanda tasfiye etmeye çalışan eski Japon Başbakanı Shinzo Abe, teşebbüsünün bedelini canıyla ödeyecekti. Yakuzalarla beraber “New Yen” adı verilen yeni zengin elitler de ekonomik gücü ele geçirerek bugünkü bildiğimiz birçok büyük Japon markası araba ve teknolojik devin mimarları oldular.

Günün sonunda tüm bu atılımların arkasında yukarıda zikrettiğimiz tuhaf sosyolojik vaziyetler önemli yer teşkil etmektedir. Elbette ne Sultan Abdülhamid ne de İbrahim Efendi ve Mehmed Akif gibi isimler konunun bu denli derununa bakma imkânları olmadan Japon-Türk analojisi ya da Japonların İslamlaşması konusunda ümitler besledi.

Oysa Japon halkının kitlesel bir İslamlaşma sürecine girmesi demek, büyük sosyolojik değişimleri mecbur kılmaktadır. Bugünkü Japon halkının durumunu tahlil etmek ve yeni imkânlar, fırsatlar olup olmadığını anlamak için ise hâlâ ciddi çalışmalar söz konusu değildir.