Türkiye Komünist Olmaktan Nasıl Kurtuldu?

Prof. Dr. Zeynep Burcu Uğur, 20. yüzyılın büyük ekonomik deneyi olan komünizmin ağır bedellerini ve Türkiye’nin güçlü devlet geleneğine rağmen bu sistemden nasıl uzak durduğunu Fokus+ için kaleme aldı.
dosya-turkiye-komunist-olmaktan-nasil-kurtuldu-prof-dr-zeynep-burcu-ugur.jpg

20.07.2026 - 17:37  |  Son Güncellenme:  13.08.2026 - 11:32

Komünizm bugün geride ekonomik çöküşler, kıtlıklar ve milyonlarca insanı açlıktan öldüren başarısız bir ekonomik deney olarak anılıyor. Ancak 20. yüzyılın başlarında durum oldukça farklıydı. O günlerin dünyasında birçok insana son derece cazip görünüyordu.  

Sanayileşmenin yol açtığı ağır çalışma şartları, gelir eşitsizlikleri ve yoksulluk karşısında, komünizmin temel iddiası şuydu: Piyasa ekonomisinin yerine devletin üretimi ve kaynak dağılımını planladığı bir sistem kurulduğunda sömürü ortadan kalkacak, gelir adaleti sağlanacak ve toplum daha müreffah hâle gelecekti.  

İşte komünizmin cazibesi burada yatıyordu. Yani merkezî bir planla ve merkezî bir aktör olan ‘devlet’ ile ekonomik dağılımı yapmak.  

1917 Bolşevik Devrimi ile Rusya'da iktidarı ele geçiren Lenin ve arkadaşları, tarihte ilk komünist devleti kurdular. Daha sonra Sovyetler Birliği kuruldu. Komünizm, Sovyetler Birliği'nin sınırlarını aşarak Doğu Avrupa'dan Uzak Doğu'ya kadar yayıldı. Çin, Kuzey Kore, Vietnam, Küba, Arnavutluk gibi birçok ülke ve dünyanın yaklaşık üçte biri komünist yönetimler altında yaşamaya başladı. Afganistan’ın bile komünizm ile yönetildiği bir dönem var. Arap ülkelerinde de -Baas partilerinde özellikle- bu sistemin alıcısı oldu.  

Öncelikle komünizmin öncelikle bir ekonomik sistem olduğunun altını çizelim.  

Komünizm, en genel tanımıyla, üretim araçlarının özel kişiler yerine toplum adına devletin kontrolünde olduğu; ekonomik faaliyetlerin piyasa yerine merkezî planlama ile yürütüldüğü; sınıfsız bir toplum hedefleyen, teorik temelleri Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından atılan bir ideolojidir.  

Komünizmin vaatleri teoride çekici görünse de 20. yüzyıldaki uygulamalarda ortaya çıkan sonuçlar tam bir felaket oldu. Bunun temel nedenlerinden biri, milyonlarca insanın ekonomik kararlarının birbirinden bağımsız ama iç içe geçtiği fiyat sinyallerinden oluşan piyasa mekanizması yerine merkezî planlama ile yönetilebileceği varsayımıydı. Ancak üretimin ne kadar yapılacağına, hangi ürünün nerede yetiştirileceğine ve kaynakların nasıl dağıtılacağına devletin karar vermesi, uygulamada çoğu zaman büyük hatalara yol açtı. 

yüzyıl başlarında sanayileşme, gelir eşitsizliği ve devlet kontrolündeki komünist merkezi planlı ekonomi modelini temsil eden illüstrasyon

20. Yüzyılın büyük ekonomik deneyi ve çöküşü 

Sovyetler Birliği'nde Stalin döneminde uygulanan zorla kolektifleştirme politikası, özellikle tarım sektörünü hedef aldı. Köylülerin toprakları ve hayvanları, devlet kontrolündeki kolhoz ve sovhoz adı verilen kolektif çiftliklerde birleştirildi. Üretim miktarları Moskova'dan belirleniyor, çiftçiler ise kendi kararlarını alma imkânını kaybediyordu. Devlet, belirlediği tahıl kotalarını çoğu zaman gerçek üretim miktarını dikkate almadan toplamaya devam etti. Çünkü yerelde çalışan memurlar yeterince üretim olmadığını üstlerine bildirmekten korktular. Bunun sonucu olarak, dünyanın en verimli tarım bölgelerinden biri ve Avrupa'nın tahıl ambarı olarak anılan Ukrayna'da 1932-1933 yıllarında tarihin en büyük kıtlıklarından biri yaşandı. Holodomor olarak bilinen bu felakette milyonlarca insan açlıktan hayatını kaybetti. Tahıl üreten bir bölgede insanların açlıktan ölmesi, birçok araştırmacıya göre merkezî planlamanın ve zorla uygulanan kolektifleştirme politikalarının en çarpıcı başarısızlıklarından biridir. 

Benzer bir tablo Çin'de de yaşandı. Mao Zedong'un 1958 yılında başlattığı Büyük İleri Atılım (Great Leap Forward), Çin'i kısa sürede sanayi devi hâline getirmeyi amaçlıyordu. Köyler büyük halk komünlerinde birleştirildi, özel mülkiyet ortadan kaldırıldı ve üretim devlet planlarına göre yürütülmeye başlandı. Yerel yöneticiler baskı nedeniyle üretim rakamlarını gerçekte olduğundan yüksek bildiriyor, merkezî yönetim de bu yanlış verilere göre tahıl toplamaya devam ediyordu. Sonuçta depolarda olmayan ürünler varmış gibi planlama yapıldı; kırsal kesimde insanlar yiyecek bulamazken devlet tahıl toplamayı sürdürdü. Yanlış ekonomik kararlar ve merkezî planlamanın yol açtığı bu süreçte milyonlarca insan açlıktan öldü. 

Arnavutluk ise komünizmin ekonomik izolasyonunun en çarpıcı örneklerinden birini oluşturdu. Enver Hoca, ülkeyi tamamen dış dünyaya kapattı. Özel girişim yasaklandı, ekonomi bütünüyle devlet kontrolüne alındı ve üretim, merkezî planlama ile yönetildi.

Arnavutluk'ta Enver Hoca döneminde inşa edilmiş bir bunker

Sürekli işgal korkusuyla ülkenin dört bir yanına yüz binlerce beton sığınak inşa edilirken, kıt kaynaklar verimli yatırımlar yerine bu projelere harcandı. Oysa verimli tarım alanlarına, uzun bir Adriyatik kıyısına ve önemli doğal güzelliklere sahip Arnavutluk, sahip olduğu potansiyele rağmen Avrupa'nın en yoksul ülkelerinden biri hâline geldi. 

Bu örneklerin her birinin kendine özgü tarihsel ve siyasi şartları bulunsa da ortak noktaları dikkat çekicidir. Üretimin ve kaynak dağılımının piyasa fiyatları yerine devlet planlarıyla belirlenmesi, özel mülkiyet ve girişimciliğin büyük ölçüde ortadan kaldırılması ve ekonomik kararların tek merkezden alınması, birçok komünist ülkede verimsizliklere, kıtlıklara ve uzun süreli yoksulluğa yol açmıştır. Bu nedenle bugün, eski komünist ülkelerin büyük çoğunluğu merkezî planlamayı terk ederek farklı ölçülerde piyasa ekonomisini benimsemiştir. 

Çin'in son kırk yıldaki ekonomik yükselişi de komünist planlama modelinden uzaklaşıp piyasa mekanizmalarını önemli ölçüde devreye sokmasından sonra gerçekleşmiştir. 

Bugün komünizmin ağır bilançosunu biliyoruz. Ancak 1945'in dünyasında komünizm, mağlup olmuş değil, muzaffer bir sistem görünümündeydi. Berlin'e giren Kızıl Ordu'nun postalları, Nazi Almanyası'nı ezmekle kalmıyor; birçok kişinin gözünde Sovyetler Birliği'nin savaşın gerçek galibi olduğunu da ilan ediyordu. Bu askerî zafer, Sovyetler Birliği'nin kısa sürede gerçekleştirdiği sanayileşmesinin sonucu olarak görülüyor ve pek çok kişi tarafından komünist sistemin kapitalist düzene üstünlüğünün bir kanıtı olarak görülüyordu. Batı'da dahi aralarında İktisat Nobeli alan Paul Samuelson gibi çok sayıda akademisyen, siyasetçi ve entelektüelin, Sovyet modelinin ekonomik açıdan daha üstün olabileceğini veya en azından kapitalizm kadar iyi olabileceğini savunduğu dönemler oldu.

yüzyıl başlarında komünizm ideolojisinin cazibesini ve devlet eliyle yürütülen merkezi planlı ekonomi modelini ele alan analiz görseli

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devletçi refleksler  

Aslında Türkiye'nin, o dönemde dışarıdan bakıldığında son derece güçlü görünen komünizme yönelmesini kolaylaştırabilecek bazı tarihsel şartlar mevcuttu. Çünkü Türkiye’nin Osmanlı’dan devraldığı miras, devletin ekonomide de rakipsiz ölçüde güçlü olduğu bir geleneğe dayanıyordu. 

Osmanlı Devleti'nde özel mülkiyet tamamen yok değildi; evler, dükkânlar ve birçok taşınır mal özel mülkiyet kapsamındaydı. Ancak Avrupa'da gelişen mülkiyet anlayışıyla kıyaslandığında, özel mülkiyet hakları daha sınırlıydı. Özellikle dönemin en önemli üretim kaynağı olan tarım arazilerinin büyük bölümü miri arazi statüsündeydi; yani toprağın nihai mülkiyeti devlete aitti ve köylüler daha çok kullanım hakkına sahipti. Bunun yanında, müsadere uygulamasıyla devlet, özellikle üst düzey devlet görevlilerinin servetlerine el koyabiliyordu. Her ne kadar bu uygulama komünizmdeki gibi genel bir özel mülkiyet karşıtlığı anlamına gelmese de, devletin mülkiyet üzerindeki nihai söz söyleyen konumunu göstermesi bakımından dikkat çekiciydi. Tanzimat reformları ve özellikle 1858 Arazi Kanunnamesi ile birlikte ise modern anlamda özel mülkiyet hakları önemli ölçüde güçlendirildi. 

Cumhuriyet kurulduğunda ise ülkede müteşebbis neredeyse hiç bulunmuyordu. Sermaye birikimi yok hükmündeydi. Bu nedenle Cumhuriyet'in ilk yıllarında devletçilik politikası benimsendi. Devlet birçok sanayi tesisini bizzat kurdu ve ekonomik kalkınmanın öncüsü oldu. Bu da komünizmdeki devletin tek aktör olması fikrine yanaştırabilecek bir faktördü.  

Üstelik Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara Hükûmeti ile Sovyet Rusya arasında yakın ilişkiler kurulmuş, Sovyetler Türkiye'ye mali ve askerî destek sağlamıştı. Bu yakınlaşma nedeniyle genç Cumhuriyet'in zamanla Sovyet nüfuzuna girebilmesi oldukça mümkündü.  

Peki, Türkiye bu ideolojiden kendini nasıl kurtarabildi? 

yüzyılın başlarında komünizmin cazibesini ve merkezi planlı ekonomi iddiasını anlatan makale görseli

Stalin'in talepleri, din faktörü ve Batı bloku 

Bunun başlıca nedenlerinden biri, II. Dünya Savaşı sonrasında Stalin’in Türkiye'den Kars ve Ardahan üzerinde hak iddia etmesi ve Boğazlar konusunda taleplerde bulunmasıydı. Bu gelişmeler, Türkiye'nin Sovyetler Birliği'ni bir güvenlik tehdidi olarak görmesine yol açtı. Türkiye kısa süre içinde Batı dünyasına yöneldi, Truman Doktrini kapsamında ABD’nin desteği aldı ve 1952 yılında NATO'ya katıldı. 

Bir diğer önemli etken ise komünizmin dine yaklaşımıydı. Türkiye toplumunun büyük çoğunluğu o gün de bugün de dindar ve Müslüman. Belki çoğu kişinin komünizm ile ilgili bildiği Marx'ın meşhur "Din halkların afyonudur" sözüdür. Komünist yönetimlerinde dini ortadan kaldırmaya yönelik hamleler görüldükçe, komünizm toplumda en baştan dinî ve kültürel bir tehdit olarak da algılanmaya başladı; birçok kişi açısından komünizmin bir ekonomik sistem olarak değerlendirilmesini bile engelledi.  

Velhasıl, Türkiye hiçbir zaman komünist bir ülke olmadı. 

Ancak onu doğuran düşünce tamamen ortadan kalkmış değildir. Komünizmin beslendiği devletçi refleksler, bugün de zaman zaman kamuoyunda kendisini göstermektedir. Özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde fiyatlar arttığında birçok kişi çözümü devletin fiyatları belirlemesinde, üretimi doğrudan üstlenmesinde veya şirketleri daha sert biçimde kontrol etmesinde aramaktadır.  

2019 yılında devletin Ankara ve İstanbul’da sebze meyve tezgâhları kurması da bu devletçi reflekse örnek verilebilir. Ve sürdürülebilir olmamıştır.  

Elbette serbest piyasa ekonomisi devletin hiç olmaması anlamına gelmez. Güçlü bir hukuk sistemi olmadan piyasa işlemez. Mülkiyet hakkının korunması, rekabetin sağlanması, tekelleşmenin önlenmesi, iç ve dış güvenliğin temin edilmesi, altyapı yatırımlarının yapılması ve sosyal güvenlik mekanizmalarının oluşturulması devletin vazgeçilmez görevleridir. 

Ancak devletin hakem olduğu bir ekonomi ile devletin üretim ve dağıtım kararlarını verdiği bir ekonomi aynı şey değildir.  

Bugün de soğan fiyatları 70 TL oldu diye devleti göreve çağıranlara, geçmişte dünyanın ödediği ağır bedelleri hatırlatmak ve paradoksal gibi gelse de Stalin’e ve Marx’a teşekkür borçlu olduğumuzu ifade etmek isterim.