Tayvan Krizi: Dün, Bugün, Gelecek-Dün

Dr. Nurettin Akçay, Tayvan krizinin tarihsel kökenlerini ve günümüzdeki jeopolitik önemini Fokus+ için kaleme aldı.
Tayvan-Krizi--Dün,-Bugün,-Gelecek-Dün.jpg

22.07.2025 - 18:07  |  Son Güncellenme:  22.07.2025 - 18:11

Pasifik Okyanusu’nun ortasında son yüzyılın en karmaşık jeopolitik krizlerinden birinin sembolü haline gelen Tayvan, bugün büyük güçlerin stratejik hesaplarının kesiştiği bir sahneye dönüşmüş durumda. Haritada küçücük bir kara parçası gibi görünse de barındırdığı potansiyel nedeniyle pek çok uzman tarafından muhtemel bir dünya savaşının ilk kıvılcımlarının atılacağı yerlerden biri olarak görünmekte. 

Tayvan Krizi’ni anlamak basit gibi görünse de problemin temelinde yatan konular çok daha karmaşık olabilmektedir. Zira mesele sadece Çin Halk Cumhuriyeti ile Tayvan arasındaki siyasi gerilimi anlamayı değil; aynı zamanda bölgenin güvenlik mimarisini, Soğuk Savaş sonrası gerçekleşen dönüşümle birlikte milliyetçilik, kimlik ve egemenlik gibi temel kavramların dinamiklerini de çözümlemeyi gerektiriyor.

Ve her şeyden önemlisi Tayvan krizini bir anda doğmuş bir anlaşmazlık olarak değerlendirmemek gerekiyor. Krizin kökleri, Çin tarihinin en sıkıntılı dönemlerinden biri olan yirminci yüzyıl başlarına, Qing Hanedanlığı’nın yıkılışına, ardından gelen Cumhuriyet deneyimine ve nihayetinde Çin iç savaşının kanlı sayfalarına kadar uzanıyor. Bu problemlerin her biri, Tayvan krizine yeni bir düğüm eklemiş, adayı sadece bir coğrafi mesele olmaktan çıkarıp tarihsel bir çelişkiler yumağına dönüştürmüştür. Konu ciltlerce kitap yazmayı gerektirse de bu yazı dizisinde sorunun kökenlerini, güncel durumunu ve muhtemel gelecek senaryolarını kısa da olsa ele almaya çalışacağız. Yazının ilk bölümü, Tayvan meselesinin tarihsel temellerine odaklanarak, sorunun doğuşunu anlamlandırmaya çalışacak. 

Zira bir krizi anlamanın en sağlam yolu, onun geçmişle kurduğu bağları dikkatle incelemekten geçer. 

İmparatorluğun çöküşünden iç savaşa: Tayvan ayrışmasının kökleri

Çin tarihine aşina olanlar bilecektir ki 1800’lerin ortalarından itibaren Çin, Batılı güçlerin işgalleri, iç isyanlar ve reform girişimleri arasında hızlı bir şekilde parçalanmaya doğru gidiyordu. 1895 yılında Qing İmparatorluğu ilk Çin-Japon Savaşı’nı kaybetmiş ve imzalanan Şimonoseki Antlaşması ile Tayvan’ı Japonya’ya terk etmişti. Bu gelişme, Ming hanedanlığından beri Çinlilerin kontrolünde olan Tayvan’ın ilk yabancı yönetimi ve adanın merkezi Çin otoritesinden fiili kopuşunun başlangıcı olmuştur. Böylelikle Tayvan II. Dünya Savaşı’na kadar 50 yıl süreyle Japon egemenliği altında kalmıştır. 

1911 Devrimi ile Qing Hanedanlığı yıkılarak imparatorluk dönemi sona ermiş ve Çin Cumhuriyeti kurulmuştur. Ancak ülke bir türlü siyasal istikrarı yakalayamamıştır. Merkezi otoritenin zayıflığı, ülkeyi savaş lordlarının kontrolüne bırakırken, milliyetçilik, modernleşme ve Batılılaşma gibi kavramlar yeni kurulan cumhuriyetin fikrî zeminini oluşturmuştur. Böylece yeni kurulan cumhuriyet bu kavramlardan hangisinin galip geleceği karmaşası nedeniyle daha da kırılgan bir yapıya bürünmüştü. 

Bu ortamda 1921 yılında Komünist Parti kurulmuş; Sun Yat-sen önderliğindeki Kuomintang (KMT) ise Çin’i birleştirme hayalleriyle Komünistlerle kısa süreli bir ittifaka girişmiştir. Ancak bu ittifak, 1927 yılında Çan Kay-şek’in komünistlere karşı başlattığı tasfiyelerle sona ermiş ve ülke fiilen bir iç savaşa sürüklenmiştir. Bu iç savaş, kısa süreli ateşkeslerle bölünse de neredeyse çeyrek asır devam etmiştir.

1937’ye gelindiğinde Japonya Çin’i işgal etmeye başlamıştı. Böylece iç savaş bir süreliğine daha durdu ve milliyetçi-komünist güçler geçici bir ulusal cephede birleştiler ancak Japonların II. Dünya Savaşı’ndan mağlup ayrılması ve Çin’i terk etmesiyle iç savaş kaldığı yerden devam etti. Bu arada, Japonya’nın teslim olmasıyla birlikte Tayvan yeniden Çin’e devredildi ve 50 yıllık Japon hakimiyetinden sonra adada yeniden Çinli bir yönetim kurulmuş oldu. 

Ancak Tayvan dahil tek parça Çin yönetimi çok uzun sürmedi ve dört yıl sonra adanın ana karadan tamamen kopuşu gerçekleşti. 1949 yılında Mao önderliğindeki Komünistler, iç savaşı kazanarak Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurdu. KMT önderliğindeki milliyetçiler ise yaklaşık iki milyon insanla birlikte Tayvan’a sığındı. Böylece ana karada Çin Halk Cumhuriyeti, Tayvan’da ise Çin Cumhuriyeti kurulmuş oldu. Bu tarihsel an, Tayvan’ın bugüne kadar sürecek olan ayrı yönetim yapısının da başlangıç noktası oldu. Ancak Tayvan’daki KMT yönetimi uzun yıllar boyunca Çin’in tamamı üzerinde hak iddia etti ve kendisini meşru Çin olarak görmeye devam etti. Aynı şekilde, Pekin yönetimi de Tayvan’ı kendi toprağı olarak tanımlayarak bu fiili ayrılığı asla tanımadı.

Soğuk Savaş ve sonrası dönem

Tabi Tayvan’ın kaderi, sadece milliyetçi-komünist çatışması üzerinden şekillenmedi. Soğuk Savaş sonrası oluşan sert kutuplaşma iklimi de adanın kaderinin belirlenmesinde büyük etkiye sahipti. ABD o dönem Tayvan’ı Asya-Pasifik’teki komünizmle mücadelede önemli bir müttefik olarak görmüş ve Çin halkının asıl temsilcisi olarak Tayvan yönetimini tanımıştı. 1954’te iki ülke arasında Karşılıklı Savunma Anlaşması imzalanmış, böylece Washington adaya açık bir güvenlik garantisi vermişti. Ancak geçen zaman ABD’nin önceliklerini değiştirmiş, bu durum da Tayvan’ın diplomatik alanda yavaş yavaş yalnızlaşmaya başlamasına neden olmuştu. 

İlk olarak 1971 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun kararıyla Çin Halk Cumhuriyeti, Çin’in tek yasal temsilcisi olarak tanındı. Tayvan ise uluslararası sistemden büyük ölçüde dışlandı. Böylece Komünistler büyük bir zafer kazanmış ve Çin’in dünyadaki tek temsilcisi haline gelmişti. Bu gelişme, Tayvan’ın uluslararası hukuktaki statüsünü de muğlaklaştırıyordu. 1979’a geldiğimizde ise ABD ile Komünist Çin arasındaki resmi diplomatik ilişkiler de kurulmuştu. ABD böylece Tayvan’la resmi bağını kesmiş ve Tayvan tamamen gri bir bölgeye dönüşmüştü. 

1990’lara gelindiğinde, Tayvan bir yandan ekonomik olarak Çin ile ciddi bir entegrasyon sürecine girerken, diğer yandan siyasi ve toplumsal olarak kimliğini yeniden inşa etmeye başlamıştı. 90 sonrası dönem, Tayvan’ın demokratikleştiği aynı zamanda da Tayvan kimliğinin güçlendiği bir dönem olmuştur. Bununla birlikte, ana kara Çin’le artan entegrasyona rağmen siyasi uçurumun da derinleştiği bir süreç başlamıştır.

Mart 1996’da Tayvan, tarihinde ilk kez doğrudan halk oylamasıyla devlet başkanını seçti. Bu gelişmeler, Pekin yönetimini tedirgin ederken Çin, ada çevresinde balistik füze tatbikatları yaparak gözdağı vermeye çalıştı. Ancak ABD’nin bölgeye iki uçak gemisi göndermesi, Washington’un Tayvan’a yönelik kararlılığını açıkça ortaya koydu. Aslında Çin’in korktuğu gibi de olmuştu. Zira demokratikleşmeyle birlikte Tayvanlı kimliği de öne çıkmaya başlamıştı. Kamuoyu araştırmaları, kendisini Tayvanlı olarak tanımlayanların oranının her yıl arttığını, Çinli diye tanımlayanların ise giderek azaldığını gösteriyordu.

Böylece Tayvan meselesi, bir yandan yeni bir ulusal kimliğin inşasıyla şekillenen içsel dönüşümün, diğer yandan büyük güçlerin karşı karşıya geldiği jeopolitik bir fay hattının sonucu olarak giderek daha karmaşık ve çözümü güç bir konu haline geliyordu.