Dikkat Ekonomisi Karşısında Savunmasız İnsan
03.10.2026 - 10:10 | Son Güncellenme: 03.10.2026 - 10:34
İnsanlık tarihi boyunca kişi, dünyaya gözlerini açtığı anda dinî ve kültürel beklentilerden oluşan hazır bir paket miras alır; kabul edilebilir olanın sınırlarını çizen, temel kısıtlamalardan oluşan bir çerçeveyle karşılaşır.
Burada, Amerikalı araştırmacı James Williams’ın “Stand Out of Our Light” (Işığımızın Önünden Çekil) adlı kitabının bölümlerinin çevirisini aktarmaya devam ediyoruz. Kitap, dikkat meselesine dikkat çekmeyi amaçlayan bir çağrı niteliği taşıyor; “dikkat ekonomileri” olarak bilinen olgunun yönelimlerimiz, tercihlerimiz ve irademiz üzerindeki kontrolünü, bunun bireysel ve toplumsal ahlak üzerindeki etkilerini ve Azmi Bişara’nın sosyal medya üzerine verdiği bir konferansta “platform insanı” olarak adlandırdığı yeni insan tipinin ortaya çıkışını ele alıyor.
İkinci bölümün bu dördüncü alt kısmında yazar, “dikkat çağı” tartışmasını sürdürüyor ve lise yıllarından kişisel bir anekdotla söze başlıyor. Bu anekdot, yeni teknolojilerin dikkat üzerindeki olumsuz etkisini ortaya koyuyor; vaat ettikleri büyük imkânlara rağmen bu teknolojilerin, insanda zaten sınırlı olan dikkat alanından beslendiğini ve onu ele geçirmek için birbirleriyle rekabet ettiğini gösteriyor.
İnsan, bu sınırlı kaynağı kendi değerleriyle uyumlu amaçlara yöneltmek ve ondan en iyi şekilde yararlanmak için tarih boyunca mücadele etti.
Yazara göre bu mücadele, teknolojinin haftalar, hatta günler içinde yayılıp insanların dikkatini ele geçirebildiği bir çağda çok daha zor hâle geldi. Bu durum yeni türden bir “dijital uçurum” ortaya çıkarıyor. Artık uçurum, teknolojiye ve onun sunduğu bilgiye erişebilenlerle erişemeyenler arasında değil; maddi ve kişisel koşulları sayesinde bu teknolojilere karşı koyup kendisini koruyabilenlerle, yoksulluk, baskı ve geri kalmışlık gibi iç içe geçmiş koşullar nedeniyle ne kendi çevrelerini ne de çocuklarının çevresini kontrol edebilenler arasında oluşuyor.
Üstelik ikinci gruptakiler çoğu zaman sorunun farkına varmalarını sağlayacak araç ve mekanizmalardan da yoksun.
Yazının başlığı da buradan geliyor. Özellikle sancılı Arap coğrafyasında insan, bir grup canavarın karşısında tamamen savunmasız kalıyor; üstelik dijital platformlar bunların en vahşisi bile değil.
Yazar bu noktada şöyle diyor:
“Öz denetimi ödüllendiren bir ortamın ya da buna yardımcı olacak araçların bulunmadığı durumlarda mesele tamamen bireyin kendi imkânlarına, hiçbir yardımcısı olmadan kendi başının çaresine bakmasına bırakılır. İnsanın doğası gereği dikkati sınırlı olduğundan dijital teknolojilerin tahakkümü ve üstünlüğünden kaynaklanan bilişsel aşırı yüklenme, kendimize sınırlar ve kısıtlamalar koymayı son derece güç, hatta birçok insan için imkânsız hâle getiriyor.”
Kitap, Cambridge University Press tarafından Creative Commons lisansı kapsamında ücretsiz erişime açıldı ve bölümleri Megazine platformunda seri hâlinde çevriliyor.
Tetris’le başlayan dikkat mücadelesi
“Âciz kişi, nefsinin arzularına uyan kimsedir.”
Liseye başladığımda ileri matematik dersine kaydoldum. Bu ders, karmaşık fonksiyon ve denklemleri grafik hâlinde gösterebilen, basit gri ekranlı ve uzun gövdeli grafik hesap makinelerinden birini kullanmayı gerektiriyordu.
O sıralarda TI-83 model bir hesap makinesi aldım. Piyasaya çıkışının üzerinden henüz iki yıl geçmişti ve en yeni modellerden biriydi.
Bu model, hesap makinelerinde ilk kez “assembly” adı verilen programlama dillerinde yazılmış programların yüklenmesine imkân tanıyordu. Yani başka programları da çalıştırabiliyordu. Böylece sıradan bir “hesap makinesi” olmaktan çıkarak çok amaçlı bir “bilgisayara” dönüşmüştü.
Sınıftaki bir arkadaşım bu makineye Tetris oyununun yüklenebildiğini keşfetti. Kısa süre içinde ben de oyunu kendi hesap makineme yükledim.
Derslerde ne zaman sıkılsam hesap makinemi çıkarıp vakit geçirmek için oynamaya başladım. Ardından bu davranış otomatik bir alışkanlığa dönüştü. Farkında olmadan ders boyunca oynadığımı fark ediyordum. Hesap makinesini elimden bıraktığımda bile kısa süre sonra yeniden alıyor, oyunu açıp devam ediyordum.
Buna direnmek son derece zordu. Elindeki bir cihazla biraz eğlenmek, öğretmenin türev ve integral derslerinde yaptığı uzun anlatımları dinlemekten çok daha keyifliydi. Daha doğrusu, oyundan aldığım hazzın karşılığı o anda öğretmenin anlattıklarından gelecekte elde edebileceğim herhangi bir faydadan çok daha hızlı geliyordu.
Ancak derslerdeki performansım da hızla geriledi. Sürekli elimde bulunan Tetris’le uğraşmam başarımı düşürdü, notlarım kötüleşti.
Elbette suç bendeydi. Oyunu kendi hesap makineme yükleyen bendim. Derslerde onunla eğlenmeye karar veren, zamanla buna alışan ve bağımlı hâle gelen de bendim.
Utandım ve sorunu dile getirmekten, onun hakkında konuşmaktan kaçındım. Nasıl olmuştu da bu kadar basit bir oyunun beni böylesine ele geçirmesine izin vermiştim?
Böylece hesaplaşma anını erteledim. Bu dikkat dağıtıcının kaynağıyla yüzleşmekte tereddüt ettim ancak etkileri giderek birikti.
Sorunu ve kaynağını kendime sakladım. Ona karşı koyamayışımı da içimde taşıdım ve o dönemde tek bir çözüme sığındım: aynı hızlı eğlenceye geri dönmek ve kendimi yeniden ona kaptırmak.
Zayıflığımdan nefret ettim, irademin ne kadar güçsüz hâle geldiğine üzüldüm. Buna rağmen geçici ve hayali bir teselli bulmak için tekrar tekrar sorunun kaynağına dönüyordum.
Tetris parçaları hesap makinesinin ekranının tepesinden düşmeye devam ediyordu. Parçalar hızlandıkça onları yanlış yerleştiriyor, yığın ekranda yükseliyor ve oyuna eşlik eden müzik gittikçe hızlanıyordu.
Oyunu bırakmam ancak beni sarsan bir olayın ardından mümkün oldu.
Okulumu temsilen komşu bir kasabada düzenlenecek yerel bir gazetecilik yarışmasına katılmam planlanıyordu. Ancak son anda okuldan bir haber geldi. Artık yarışmaya katılmaya hak kazanamıyordum çünkü türev ve integral dersindeki son sınavımdan kalmıştım.
Hayatımda ilk kez bir okul sınavından kalmıştım.
Dürtüleri eğiten “iTrainer”
Bir toplumdaki insanları olabildiğince iradesiz ve dürtülerini kontrol edemeyen bireyler hâline getirmek için bir plan hazırlamakla görevlendirildiğinizi düşünün. Ne yapardınız?
Belki de dürtülerle yönlendirilen davranışları teşvik edecek özel bir eğitim aracı icat ederdiniz. Buna “iTrainer” diyelim.
Bu cihaz, kullanıcı her istediğinde ona bir “ödül” niteliğinde kesintisiz bilgi akışı sağlamak üzere tasarlanmış olsun.
Avuç içine sığacak, pantolon cebine veya küçük bir çantaya rahatlıkla yerleşecek kadar küçük yapardınız ki insanlar onu gittikleri her yere götürebilsin.
Kullanıcının dikkat alanını dolduracak bu bilgi ödülleri her şey olabilir: sevimli yavru kedi fotoğrafları ya da öfke uyandıran son dakika haberleri. Çünkü öfke ve heyecan da bazı insanlar için birer ödül olabilir.
Bu olağanüstü aracın etkisini artırmak için kullanıcıların davranışlarına, tercihlerine ve içinde bulundukları koşullara uyum sağlayan akıllı ve otomatik sistemlerle donatırdınız. Böylece onların cihaza sürekli bağlı kalmalarını ve mümkün olduğunca fazla dikkatlerini ona ayırmalarını sağlamaya çalışırdınız.
Diyelim ki bu cihazı geliştirdiniz ve toplum içinde yavaş yavaş dağıtmaya başladınız.
İlk zamanlarda insanların ona karşı direncinin güçlü olduğunu görürdünüz. Hatta belirli ortamlarda ve bazı kullanıcı gruplarında cihazı kullanmak toplumsal açıdan tuhaf ve rahatsız edici karşılanabilirdi.
Ancak yeterli sayıda insan kullanmaya başladığında ve cihazın yaygınlığı görünür hâle geldiğinde bu garipseme duygusu ortadan kalkardı.
Yıllar boyunca kullanılmaya devam edilmesi ise zamanla onun bir zorunluluk olduğu ve onsuz yaşanamayacağı düşüncesini yerleştirirdi.
İşte o zaman cihazın etkili olduğu kanıtlanmış olurdu.
Ancak insanların hayatı onunla birlikte daha zor hâle gelirdi. Cihaza büyük bir bağlılık geliştirmelerine rağmen bu araç, yapmak istedikleri işleri tamamlamalarının ve hedeflerine ulaşmalarının önünde engel oluştururdu.
Bunun en açık göstergelerinden biri de cihazı bizzat siz icat etmiş olsanız dahi kendi çocuklarınızın onu kullanmasını istememeniz olurdu.
Fakat bu önemli değildir. Çünkü cihazı tasarlarken belirlediğiniz amaçlar, yani insanları dürtülerine göre hareket etmeye yöneltmek ve iradelerini kontrol etme kapasitelerini zayıflatmak gerçekleşmiştir.
Bu da size verilen görev açısından büyük bir başarı anlamına gelir.
İnsan zihnini hedef alan ekonomik düzen
Peki işi bir adım daha ileri götürmek isterseniz?
İnsanların dikkatini daha da dağıtmak, içlerinde daha fazla öfke ve kuşku uyandırmak, düşünme yeteneklerine ve neye odaklanmaları gerektiğine karar verme konusundaki güvenlerini zayıflatmak isterseniz ne yapardınız?
Ya herkesin zihniyle oynamak isteseydiniz?
Bu durumda bir motor kurmanız ve onu, başkalarını bu “ödülleri” üretmeye teşvik edecek ekonomik çıkarlarla ilişkilendirmeniz gerekirdi. Hatta mümkün olduğunda bu ekonomik teşvikleri söz konusu içeriği üretmenin tek nedeni hâline getirirdiniz.
Kullanıcıya ulaşan her ödül sizi ilgilendirmezdi. Sizi ilgilendiren, insanların dürtüsel yönlerine seslenen, beynin doğru düğmelerine en etkili biçimde basan içerikler olurdu.
Denklemi tamamlamak için bu motorun mülkiyetini de mümkün olduğunca dar bir grubun elinde toplardınız.
Bu fikri on yıl önce hayata geçirmiş olsaydınız, muhtemelen bugün oldukça dikkat çekici sonuçlarla karşılaşırdınız.
Belki her 10 kişiden 9’unun bu cihaz olmadan evinden çıkmadığını, kullanıcıların neredeyse yarısının onsuz yaşayamayacağını söylediğini görürdünüz.
İnsanlar siyasetten eğitime, son dakika haberlerinden ünlülerle ilgili içeriklere kadar hayatlarının hemen her alanında tükettikleri bilginin büyük bölümüne bu cihaz üzerinden ulaşırdı.
Ayrıca insanların cihazı günde yüzlerce kez kullandığını, uyanık oldukları sürenin en az üçte birini onunla geçirdiğini ve cihazın sabah gözlerini açtıklarında karşılaştıkları ilk, gece uyumadan önce temas ettikleri son şey olduğunu görürdünüz.
İnsanların iradesini gerçekten zayıflatmak ve onları dürtülerinin peşinden gitmeye alıştırmak isteseydiniz, bundan çok daha etkili bir yöntem düşünmek zor olurdu.
Böyle bir cihaz dünyaya yayıldıktan sonra onun kullanıcıların düşüncelerinde, davranışlarında ve alışkanlıklarında büyük değişikliklere yol açmadığını savunmak anlamsız olurdu.
Çünkü kullanıcılar yıllar boyunca aslında sıkı bir “dürtüsellik eğitim programına” tabi tutulmuş olurlardı.
Daha da önemlisi, bu araç mevcut toplumsal sistemleri aşarak insanların bireysel ve kolektif dikkat alanlarına doğrudan erişebilir ve toplumun dünyayı gördüğü bir merceğe dönüşebilirdi.
Bu durumda aracın hem bireylerin hem de toplumların hayatları üzerindeki etkilerinin tamamını anlamak son derece büyük ve karmaşık bir mesele hâline gelirdi.
Fikirleri nasıl tartıştığımız ve hayatımızın önemli meselelerine nasıl yanıt bulduğumuz üzerinde bunun ciddi sonuçları olmayacak mıydı?
Bu araçların şekillendirdiği yeni bir siyasetçi sınıfı ortaya çıkmayacak mıydı?
Birileri, böyle bir cihaz tasarlama fikrinin hiçbir etik inceleme kurulundan onay alamayacağını söyleyebilir.
Çünkü böylesi bir projeyi serbest bırakmak, toplumu yeniden şekillendiren bir aracı hiçbir kontrol veya gözetim olmadan toplumun içine salmak anlamına gelirdi.
İyi ki bütün bunlar yalnızca hayalî bir düşünce deneyi.
Özgürlük için sınırlar
Dikkat çağında karşı karşıya olduğumuz zorluklar, hem bireysel hem de toplumsal öz denetim kapasitemize yönelik zorluklardır.
İnsanın nefsinin arzuladığı bazı şeylerden kendisini mahrum bırakması kaçınılmazdır. Hatta dürtülerimizi sınırlamak, özgürlükten yararlanabilmenin koşullarından biridir.
Amerikalı filozof Harry Frankfurt’un ifade ettiği gibi, “Sınırı olmayanın şekli de yoktur.”
Akıl, ilişkiler, yarış pistleri, oyun kuralları, gözlükler, duvarlar ve üzerine yazı yazdığımız kâğıdın satırları... Bunların tümü, kendileri olmadan ulaşamayacağımız sonuçlara ulaşmak için gönüllü biçimde kabul ettiğimiz faydalı sınırlardır.
“Nefsini terbiye etmeyeni nefsi köleleştirir” der bilgeler.
Bu düşünce, Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi”nde özgürlüğü, kişinin kendisine koyduğu yasalara uyması olarak açıklamasına da yakındır.
Hayatını bütün sınırlamalardan kurtarmaya büyük önem veren Diyojen bile hayatın ancak akıl ve nefsin dizginlenmesiyle sürdürülebileceğini söylemişti.
Kendimize yönelik bu denetim mekanizmalarını elimizdeki gücü daha yüce hedeflere yönlendirmek için kullandığımızda, bir zamanlar erişilmez görünen şeyleri gerçekleştirebiliriz.
Odysseus, denizcilerine kendisini geminin direğine bağlamalarını ve onların kulaklarını balmumuyla tıkamalarını emretmeseydi, Sirenlerin şarkısını dinleyip hayatta kalarak onu anlatamazdı.
Geleneksel sınırların yerini ne aldı?
İnsanlık tarihi boyunca kişi, dünyaya geldiği andan itibaren dinî ve kültürel beklentilerden oluşan hazır bir paket miras almıştır.
Bu paket, kabul edilebilir olanın sınırlarını belirleyen temel kısıtlamalardan oluşur. İnanç ve davranışların mümkün olduğu alanı belirler; bu alanın ötesindekiler reddedilir ve dışlanır.
Bu durum, bir çocuğa konulan mekânsal sınırlara benzer. Çocuk bu sınırların dışına çıktığında kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Nesiller boyunca gelişip yerleşen âdetler, uygulamalar, gelenekler, ritüeller ve toplumsal-ahlaki değerler vardır. Bunların amacı, bir toplumda dünyaya gelen bireyin hayatını, toplumun çoğunluğunun paylaştığı mirasla uyumlu biçimde yönlendirmek ya da şekillendirmektir.
20 yüzyılda Batı toplumlarında sekülerleşme ve modernleşmenin hız kazanmasıyla bu kültürel ve toplumsal kısıtlamalar bütünü parçalandı. Unsurlarının büyük bir bölümüne yönelik bir ret ortaya çıktı ve bunların yerine bireyin geleneksel sınırlamalardan özgürleşmesine yönelik güçlü bir ilgi yükseldi.
Bu reddin bir kısmı, eski yapıların içerdiği düşüncelerle felsefi ve entelektüel ayrılıklardan kaynaklanıyordu ve bunun önemli olumlu sonuçları da oldu.
Ancak söz konusu sınırlamaların bütünüyle reddedilmesi, onların içerisinde bireysel ve toplumsal amaçlarımıza hizmet eden faydalı unsurların da terk edilmesi anlamına geldi.
Amerikalı filozof Matthew Crawford bu bağlamda, liberal solun bizi, bireyin hayatında olumlu veya olumsuz bir tutarlılık ve devamlılık sağlayan “kültürel dayanakların” gevşediği bir duruma taşıdığını savunur.
Bunun kültürel otorite alanında büyük bir boşluk meydana getirdiğini, bu boşluğu ise çoğu zaman bundan kâr elde etme fırsatı gören “arzu mühendislerinin” geliştirdiği dikkat boşluğunu doldurma projelerinin kapladığını belirtir.
Alman filozof Peter Sloterdijk ise “Hayatını Değiştirmelisin” adlı kitabında, dinin kaybolan bu yönünün, yani alışkanlıklar ve pratikler yaratma kapasitesinin yeniden kazanılması çağrısında bulunur. Sloterdijk bunu “antropoteknik” olarak adlandırır.
Belirli bir bağlamdaki mevcut bir sınırlamayı ortadan kaldırdığınızda kendinizi ondan özgürleştirirsiniz. Ancak bu, gerektiğinde çıkarlarınıza hizmet edecek başka sınırlar koyabilme kapasitesine de sahip olmanızı gerektirir.
Ne var ki bu öz düzenlemenin, başka bir ifadeyle öz denetimin ve kişinin kendisini disipline etmesinin yükü ağırdır. Büyük önem taşımasına rağmen çoğu insan bunu doğrudan yönetmekte zorlanabilir.
“Ego tükenmesi” olarak bilinen hipoteze göre öz denetimin ve irade gücünün sınırları vardır. Öz denetimin maliyeti arttıkça irade gücü zayıflar ve tükenir.
Yeni dijital uçurum
Artan öz denetim yükünün maliyeti yoksullar açısından daha yüksek olabilir.
Araştırmalara göre yoksulluk içindeki insanlar, ellerindeki diğer kaynaklarda olduğu gibi irade güçlerinin de büyük ölçüde tükenmiş olduğu bir noktadan başlayabilir.
Bunun önemli nedenlerinden biri, günlük hayatlarında vermek zorunda oldukları çok sayıdaki karar ve yapmak zorunda kaldıkları fedakârlıklardır. Bunlar, ekonomik açıdan daha iyi durumdaki insanların aynı ölçüde karşılaşmadığı psikolojik zorluklardır.
Bu noktada yoksulluk bir tür engelliliğe dönüşür. Yoksulluk içinde yaşamak, irade gücünün daha hızlı tüketilmesi anlamına gelir. Diyojen de eski çağlarda yoksulluk ile engellilik arasında benzer bir ilişki kurmuştu.
Ancak buradaki daha geniş anlam şudur: Günümüzde insanın karşı karşıya kaldığı aşırı bilgi akışı karşısındaki öz denetim sorunu yalnızca bir “birinci dünya” meselesi değildir.
Bu durum toplum ve toplumun çıkarları üzerinde, hatta insanların adalet ve eşitlik talep etme kapasitesine kadar uzanan önemli sonuçlar doğurur.
İlk “dijital uçurum”, insanların bilgiye erişebilme kapasitesindeki eşitsizliği ifade ediyordu. Günümüzdeki dijital uçurum ise görevlerimizi yerine getirebilmek için gereken dikkati toplayabilme kapasitesindeki eşitsizliğe dönüşüyor.
Başka bir ifadeyle mesele artık öz denetim ve kişinin kendisini kontrol edebilme kapasitesiyle ilgilidir.
Günümüzde, geçmişte çıkarlarımızı korumak için ihtiyaç duymadığımız birtakım sınırlar ve düzenlemeler koymak zorundayız.
Çünkü dijital teknolojiler, hayat deneyimlerimizi kesintisiz ve sonu gelmeyen olası bilgi “ödülleri” akışına indirgemekte ve dikkatimizi ele geçirmek için bu alanı yoğun bir rekabet sahasına dönüştürmektedir.
Bu nedenle öz denetim kapasitemizin sürekli aşınmasına karşı mücadele etmek zorundayız.
Ekonomik bollukta olduğu gibi, bu ödüller onlara direnebilmemizi sağlayacak sınırlar geliştirme kapasitemizden daha hızlı gelirse bu bolluğa erişen herkesin öz denetimi zayıflayacaktır.
Dikkati yeniden kontrol edebilmek
Bilginin bu ölçüde bollaşması, dijital teknolojilere ve onların bazen ihtiyaç duyduğumuz sınırları oluşturmamıza nasıl yardımcı olabileceğine ilişkin anlayışımızı yeniden değerlendirmemizi gerektiriyor.
Örneğin Bose tarafından geliştirilen “Hearphones” adlı kulaklıklar, kullanıcının çevresindeki bütün sesleri engelleyip yalnızca odaklanmak istediği tek bir ses kaynağını duymasına imkân tanıyordu.
Örneğin başka seslerle dolu kalabalık bir salonda belirli bir konuşmaya odaklanmak mümkün hâle geliyordu.
Şirket ürününü tanıtırken kulaklıkların kullanıcıya “dinlemek istediği seslere odaklanma ve diğer bütün sesleri filtreleme” imkânı sağladığını belirtiyordu.
Meselenin özü de burada yatıyor.
Dijital teknolojilerin ortaya çıkardığı temel meydan okuma, insanın başkasının kendisi adına seçtiği şeye değil, kendi seçtiği şeye dikkat edebilme kapasitesini yeniden kazanmasıdır.
Bu teknolojik gerçekliğin yarattığı zorluklar, değişimin hızına bakıldığında daha da büyüyor.
Tarih boyunca yeni medya biçimlerinin yerleşmesi, toplumsal denetimden geçmesi ve insanların bunlara alışması yıllar, hatta bazen nesiller sürüyordu.
Bugün ise yeni teknolojiler haftalar, hatta günler içerisinde milyonlarca insan arasında yayılabiliyor.
Mevcut ürünlerin sürekli geliştirilmesi de buna eklendiğinde kullanıcılar, devamlı olarak yeni etkileşim biçimlerini öğrenmek ve bunlara uyum sağlamak zorunda kalıyor.
İnsanlar bu teknolojileri kullanabilecek kadar onlara aşina oluyor ancak teknolojilerin kendilerini kullanmasına veya kendi içlerinde beklenmedik ve istenmeyen biçimlerde işlemesine engel olabilecek ölçüde bir kontrol düzeyine çoğu zaman ulaşamıyor.
Böylece insan, benim “çaresizlik değirmeni” olarak adlandırdığım şeyin içinde yaşamaya devam ediyor.
Aldous Huxley, “İlerleme Üzerine Düşünceler” başlıklı makalesinde, insanın iradesi ne kadar güçlü ve iyi eğitilmiş olursa olsun karşı karşıya kaldığı koşullarla hiçbir zaman bütünüyle eşit güçte olamayacağını söyler.
Gerçekten de son yıllarda psikoloji araştırmalarından çıkarılan en önemli sonuçlardan biri, çevrenin insanların düşünce ve davranışlarını şekillendirmedeki etkisinin büyüklüğüdür.
Bu etkilerin bazıları geçici olabilir. Örneğin insanın belirli koşullar altında ruh hâlinin değişmesi gibi.
Nikola Tesla’nın gözlemlediği üzere insan bazen aniden hüzünlenebilir ve bunun nedenini araştırabilir; oysa fark etmediği şey, bir bulutun güneşi kapatmasıyla çevrenin kararmasının ruh hâlini etkilemiş olmasıdır.
Ancak çevrenin kapasitelerimiz ve benliğimiz üzerinde çok daha derin ve kalıcı etkileri de olabilir.
Düşünür ve filozof Neil Levy, nöroetik üzerine yazdığı kitabında özerkliğin bireyin yetiştiği çevreye bağlı olduğunu belirtir.
Levy’ye göre ancak yetiştiğimiz çevre öz denetimi ödüllendirecek biçimde düzenlenmişse, inandığımız değerlere göre hayatımızın yönünü belirleyebilen bağımsız bireyler hâline gelebiliriz.
Öz denetimi ödüllendiren bir ortamın ya da buna yardımcı olacak araçların bulunmadığı durumda ise her şey bireyin kendi imkânlarına kalır.
İnsanın dikkati doğası gereği sınırlıdır. Dijital teknolojilerin tahakkümünün yarattığı bilişsel aşırı yüklenme ise insanların kendilerine sınırlar koymasını son derece zor, hatta birçok kişi için imkânsız hâle getirir.
İnsanın kendisini denetleyebilmesi her zaman sürekli çaba ve mücadele gerektirdi.
Ancak “dikkat çağında” bu mücadele çok daha zorlaştı.
Artık dikkatimizi ele geçirmek için rekabet eden büyük şirketlerin karşısında tek başımıza kalıyoruz.
Bu şirketlerin, üzerimizde kurdukları hâkimiyetten kurtulmamıza yardımcı olmak ve hayalini kurduğumuz hedefler doğrultusunda kendi hayatlarımız üzerindeki kontrolümüzü yeniden kazanmamızı sağlamak için yanımızda duracağını düşünmek ise kolay değil.
Bu bölüm Alman şair Goethe’nin, “Büyüklük isteyen, nefsinin hevesini frenlemelidir.” sözüyle başlıyor.
Başka bir ifadeyle, “Büyük olan, nefsiyle mücadele edendir.” ya da “Nefsinin arzularına karşı azmi olmayanda büyüklük olmaz.”
Çevirmen ise bölümü, “Âciz kişi, nefsinin arzularına uyan kimsedir.” ifadesiyle açmayı tercih ediyor.
Ancak bu ifadeler, öz denetim konusunda sorumluluğun her durumda ve mutlak biçimde yalnızca bireye ait olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır.
Çevresel koşullar, insanların öz denetim kapasiteleri arasında eşitsizlikler yaratır.
Kitabın bu bölümü de teknoloji şirketlerinin benzeri görülmemiş ölçüde büyüyen hâkimiyeti ile toplum içinde yayılma stratejilerine karşı koymayı sağlayacak mekanizmaların yokluğu arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalışıyor.
Kaynak: Megazine