Trump'ın İran ile Müzakereleri: Savaştan Çıkış Arayışı mı Yoksa Yeni Bir Aldatmaca mı?
28.03.2026 - 15:36 | Son Güncellenme: 01.04.2026 - 15:55
ABD Başkanı Donald Trump, 23 Mart’ta, iki gün önce yaptığı 48 saat içinde Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmaması halinde İran enerji tesislerinin “en büyüğünden başlayarak vurulup yok edileceği” yönündeki tehdidinden, sürpriz bir şekilde geri adım attı.
Trump, belirlediği sürenin dolmasına saatler kala geri adım atarak, İran’a yönelik tehdidini beş gün ertelediğini açıkladı.
Aynı zamanda bu kararı, Washington ile Tahran arasında yürütülen “iyi ve yapıcı” görüşmelerle gerekçelendirdi.
Gözden Kaçmasın
Tarafların 15 maddede anlaşmaya vardığını belirten Trump, Hürmüz Boğazı’nın yönetimine ilişkin ortak düzenlemeleri tercih ettiğini ifade etti.
Trump, İran rejimi içinde “saygın bir liderle” müzakere ettiklerini (bunun Mücteba Hamaney olmadığını vurgulayarak) ve görüşmeleri başlatanın Tahran olduğunu iddia etti.
Ancak İran, ABD ile herhangi bir doğrudan müzakere yürütüldüğüne dair iddiaları reddetti ve Trump’ın açıklamalarını finans ve petrol piyasalarını manipüle etmeye yönelik bir girişim olarak değerlendirdi.
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf da, ABD’li temsilciler Steve Witkoff ve Jared Kushner ile müzakere yürüttüğüne dair haberleri yalanladı.
Trump’ın, Tahran’ın müzakere olarak görmediği, Türkiye, Mısır ve Pakistan da dahil olmak üzere üçüncü taraflar aracılığıyla Washington’dan Tahran’a gönderilen mesajlara atıfta bulunması daha mümkün görünüyor.
Trump’a göre savaş, müzakerelerin bir devamı, müzakere ise güç politikasının mantığına göre savaşın dayattığı şartların kabul ettirilmesidir. Eğer karşı taraf bu şartlara boyun eğmezse daha fazla güç kullanılacaktır.
ABD’nin tutumundaki “değişimin” nedenleri
Trump’ın İran’a tanıdığı süreyi uzatmasına yol açan nedenler, bunun yanıltıcı bir manevra ya da daha fazla ABD gücünün bölgeye ulaşmasına kadar sürecek bir stratejik aldatmaca olabileceği ihtimali dışlanmaksızın, dört temel faktörde özetlenebilir.
ABD, daha önce İran’ın nükleer programıyla ilgili önceki müzakerelerde iki kez “aldatmaya” başvurmuştu:
Bunlardan ilki, 13 Haziran 2025’te, İsrail’in İran’a yönelik saldırı başlatmasının ardından ABD’nin hızla katılmasıyla, ikincisi ise 28 Şubat 2026’da, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik mevcut saldırıyı başlatmasıyla gerçekleşti.
Söz konusu faktörler şöyle özetlenebilir:
1. Müttefik baskısı
Açıkça görülüyor ki, Trump yönetimi, özellikle Körfez’deki müttefiklerinden, İran’ın enerji tesislerini hedef alma tehdidini gerçekleştirmesi halinde, İran’ın da enerji altyapılarına karşı misilleme yapacağı konusunda uyarılar aldı.
Bunun yanında, İran altyapısına kalıcı zarar verilmesinin çatışma sonrasında başarısız bir devlete yol açabileceği yönünde endişeler öne çıktı.
İsrail’in, İran Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Ali Laricani’yi öldürmesinin ardından, bölgesel bir tarafın İran liderliğiyle yeni bir iletişim kanalı açmayı başardığı görülüyor. Laricani, savaşın sona erdirilmesine yönelik herhangi bir müzakerede potansiyel bir taraf olarak görülüyordu.
Trump’ın 21 Mart’ta Hürmüz Boğazı açılmazsa 48 saat içinde İran enerji tesislerini vurma tehdidinde bulunmasının ardından, kendisine İran’la müzakerelere kapı aralayabilecek bir iletişim kanalının bulunduğu bildirildi. Bu durum, süreyi beş gün uzatma kararını teşvik etti.
Pakistan, Washington ve Tahran ile yürüttüğü temasların ardından üst düzey ABD–İran görüşmelerine ev sahipliği yapmayı teklif etti.
Ayrıca Katar, Umman, Türkiye, Fransa ve İngiltere de arka kanallar üzerinden tarafları müzakereye teşvik etmek üzere devreye girdi. Washington’un da bunu kabul ettiği görülüyor.
2. Siyasi ve ekonomik yansımaların kontrol altına alınması
Trump’ın İran enerji tesislerine yönelik saldırıları erteleme kararının, tehditleri ve savaşın sürmesi nedeniyle sarsılan piyasaları yatıştırma ve savaş öncesine kıyasla neredeyse iki katına çıkan petrol fiyatlarını yönetme çabaları çerçevesinde alınmış olması muhtemel.
Çünkü bu durum, Kasım 2026’daki ara dönem Kongre seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti’yi olumsuz etkileyecekti.
Nitekim Trump, “Anlaşma yapılır yapılmaz petrol fiyatı inecek. Bir anlaşmaya varma konusunda son derece ciddi bir fırsata sahibiz” sözleriyle buna işaret etti.
Süreyi uzatma kararını, ABD’de işlemlerin başlamasından kısa süre önce açıklaması, Brent petrol fiyatında ani bir düşüşe ve S&P 500 endeksinde yükselişe yol açtı.
Bu değerlendirme, Trump yönetiminin 20 Mart’ta, denizde tankerlerde bulunan İran ham petrolünün satışı ve ticaretine 30 gün süreyle izin veren bir yaptırım muafiyeti yayımlamasıyla daha da güçleniyor.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, bu adımın savaşın başlamasının ardından artan küresel arz baskılarını hafifletmeye yönelik bir stratejinin parçası olduğunu belirtti.
Aynı zamanda Washington, piyasaları dengelemek amacıyla Rus petrolüne yönelik yaptırımları da geçici olarak kaldırarak ek arz sağlamıştı.
İran petrolüne tanınan muafiyete ilişkin olarak Trump, “Sadece mümkün olan en fazla petrolü elde etmek istedim. Gemilerin denizde kalması yerine piyasaya gitmesini tercih ederim” ifadelerini kullandı.
Tahran’ın elde edebileceği sınırlı gelirlerin “savaşın gidişatında kayda değer bir fark yaratmayacağını” da vurguladı.
3. Diplomatik bir çözüme fırsat tanınması
Trump’ın, savaşı başlatırken dayandığı başlıca varsayımlar, özellikle rejimin çökmesi ya da teslim olması gerçekleşmeyince bir çıkış yolu arıyor olması da muhtemel.
Venezuela’da olduğu gibi, askeri baskının bazı İranlı liderleri müzakereye itebileceğine inandı, ancak İran’da işler bu yönde ilerlemiyor.
Trump, ABD’nin Orta Doğu’daki uzun savaşlara dahil olmasını sürekli eleştirmiş bir lider olarak, böyle bir savaştan diplomatik bir çıkış arayışında olabilir.
Nitekim İran’a karşı yürütülen savaşın maliyeti şu ana kadar 25 milyar doları aşarken, ABD Savunma Bakanlığı Kongre’den 200 milyar dolarlık ek finansman talep etti. Ancak Washington ile Tahran arasında hızlı bir anlaşmaya varılması ihtimali, Trump’ın İran’ın kendi şartlarına boyun eğmesi yönündeki ısrarı nedeniyle zayıf görünüyor.
4. Aldatma ve yanıltma
Verilen yeni sürenin, ABD’nin daha fazla askeri hamlesini “örtbas” etmek için planlanması da olasılık dahilinde. Bu değerlendirme, Haziran 2025 ve Şubat 2026’daki deneyimlerin yanı sıra sahadaki gelişmelere dayanıyor.
ABD Savunma Bakanlığı, 24 Mart’ta 82. Hava İndirme Tümeni’ne bağlı hızlı müdahale gücünden yaklaşık 2000 askerin Orta Doğu’ya sevk edilmesi talimatını verdi.
Söz konusu adım, İran’ı ABD şartlarına boyun eğmeye zorlamak ve “başkana ek askeri seçenekler sunmak” amacıyla atılan bir girişim olarak görüldü ve Trump’ın İran’la yeni bir “diplomatik” girişim başlatmasıyla eş zamanlı gerçekleşti.
Halihazırda bölgeye konuşlandırılmış yaklaşık 4500 deniz piyadesine ek olarak, çatışmanın başlangıcından bu yana gönderilen ilave kara kuvvetlerinin sayısı yaklaşık 7000 askere ulaştı, bu da yeni bir tırmanışa işaret ediyor.
ABD deniz piyadelerinin iki görev üstlenebileceği değerlendiriliyor.
Bunlardan ilki, İran’ın en önemli petrol altyapısını barındıran ve petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ının geçtiği, Basra Körfezi’nin kuzeydoğusunda Buşehr açıklarında bulunan Hark Adası’nı kontrol altına almak.
İkincisi ise Hürmüz Boğazı’na bakan İran kıyılarının kontrolü yoluyla boğazın güvenliğine katkı sağlamak.
Hatalı Varsayımlar ve Çelişkili Hesaplamalar
Trump yönetimi, İran’a karşı yürüttüğü savaşa yaklaşımında bir dizi sorunla karşı karşıya bulunuyor.
Bunların başında, savaşın nasıl sona erdirileceğine dair net bir stratejinin bulunmaması, üzerine inşa edildiği birçok varsayımın çökmesi ve ABD ile İsrail öncelikleri arasında ittifakı zedelemeyecek düzeyde de olsa sınırlı farklılıkların varlığı geliyor.
Trump, diplomatik bir atılım ihtimali konusunda iyimserlik ifade ederken, yönetimi “zafer” kavramının ne anlama geldiği belirsizliğini koruduğu bir ortamda bölgedeki askeri kapasitesini güçlendirmeyi sürdürüyor.
Trump’ın, Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğini sağlamak için NATO müttefiklerinden ve Çin, Japonya, Güney Kore ile Hindistan gibi ülkelerden destek talep etmesi (ki bu, söz konusu ülkelerin seçmedikleri bir savaşa katılması anlamına geliyor) ve bu talebin reddedilmesinin ardından Washington’un kimsenin yardımına ihtiyaç duymadığını ilan etmesi arasındaki tutarsızlık dikkat çekti.
Bunun ardından İran altyapısını ve enerji tesislerini vurma tehdidinde bulunması, sonra geri adım atarak anlaşmaya varılması için ek süre tanıması, aynı zamanda ABD askeri takviyelerinin bölgeye ulaşmayı sürdürmesiyle birlikte, bu çelişkili tabloyu daha da belirgin hale getirdi.
Oysa yürüttüğü savaş Hürmüz Boğazı’nı kapatmış durumda ve savaşın durması boğazın yeniden açılmasını sağlayacaktır.
Göstergeler giderek artan şekilde, ABD’nin uzun süreli bir savaşa sürüklenebileceğine işaret ediyor.
Bu tür savaşlara seçim kampanyaları sırasında karşı çıkan Trump’ın, daha önce hiçbir ABD başkanını ikna edemeyen İsrail tarafından öne sürülen yanlış hesap ve varsayımlara dayandığı görülüyor.
Bunların başında, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun telefon görüşmesinde Trump’ı, İran’daki siyasi ve askeri liderliğin ortadan kaldırılmasının halkı sokağa dökerek rejimi devireceği konusunda ikna etmesi geliyor.
Netanyahu’nun Trump’ı “tarih yazmaya” teşvik etmesi, 27 Şubat’ta “Epik Öfke” adı verilen geniş çaplı askeri operasyonla savaşı başlatma kararını almasına yol açtı.
Ancak İran lideri Ali Hamaney ve üst düzey İranlı komutanların öldürülmesi, ne rejimin çökmesine ne de Tahran’da Venezuela modelinin tekrarlanmasına yol açtı.
Oysa ABD istihbarat değerlendirmeleri, bu sonuca karşı önceden uyarıda bulunmuştu. Trump bu uyarıların yanı sıra, savaşın Körfez ülkeleri üzerindeki etkileri ve bölgesel bir yangın ihtimalini dikkate almadı.
Güven eksikliği nedeniyle yeni verilen sürenin Tahran’ın değerlendirmelerini değiştirmesi ya da Trump’ın umduğu gibi daha fazla esneklik göstermesini sağlaması beklenmiyor.
İran yönetimi, ne Trump’ın ne de Netanyahu’nun herhangi bir anlaşmaya bağlı kalacağına inanmak için bir neden görmüyor.
Nitekim İran Meclis Başkanı Galibaf, zamanın müzakere zamanı olmadığını ve herkesin liderlik ile halkın etrafında birleşerek saldırıya karşı durduğunu açıkladı.
Bu durum, 3 Ocak’ta Washington’ın Nicolas Maduro’yu kaçırmasının ardından Venezuela devlet bakanı olan Delcy Rodriguez’in durumuna benzer şekilde, İran rejimi içinden birinin iktidara gelme şansını zayıflatıyor.
Trump açısından durumu daha da karmaşık hale getiren bir diğer unsur, İsrail’in İran ile yürütülebilecek herhangi bir müzakereyi baltalama çabalarıdır.
Ali Laricani’nin hedef alınması buna örnek gösterilirken, İsrail’in İran enerji tesislerini yok etme yönündeki güçlü isteği, rejimi ve devleti daha da zayıflatmayı amaçlıyor.
Bu yaklaşım aynı zamanda, İran’ın olası misillemeleri üzerinden Körfez ülkelerini de savaşa çekme riskini barındırıyor.

Netanyahu, Trump’ın İran ile bir anlaşma ihtimalinden söz ettiğini açıklasa da, Tahran’ın ABD şartlarını kabul etmeye hazır olduğundan şüphe duyduğunu ifade ediyor.
Bu şartlar arasında Hürmüz Boğazı’nın koşulsuz açılması, füze programının dondurulması, uranyum zenginleştirmenin durdurulması ve bölgesel eksenin dağıtılması yer alıyor.
Bu bağlamda Netanyahu, geriye kalan tek seçeneğin savaşa devam etmek olduğuna inanıyor.
Buna karşılık Tahran, Washington’un kendi şartlarında ısrar etmesi halinde müzakereye girmeyeceğini vurguluyor. Savaşın yeniden başlamayacağına dair güvence verilmesi, savaşın yol açtığı zararların tazmini ve kendisine yönelik “saldırının kabul edilmesi” gibi şartlar öne sürüyor.
Ayrıca İran, yaptırımların tamamen kaldırılmasını talep ediyor, barışçıl nükleer program hakkından vazgeçmeyi reddediyor ve füze programına herhangi bir sınırlama getirilmesine kesin şekilde karşı çıkıyor.
Sonuç
Her ne kadar Trump, “umut verici ve ciddi fırsatlar” bulunduğunu dile getirmiş olsa da, İran enerji tesislerine yönelik saldırı süresini uzatmasının ardından, Washington ile Tahran arasında savaşı durduracak bir anlaşmaya varılma ihtimalinin arttığını kesin olarak söylemek zor görünüyor.
Bazı haberlerde, İran’ın ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ile müzakereye hazır olduğunu, ancak ABD–İsrail saldırısı öncesinde çöken görüşmelerin ardından oluşan “güven eksikliği” nedeniyle Steve Witkoff ve Jared Kushner ile görüşmek istemediği öne sürülüyor.
Buna karşılık Trump yönetiminin Pakistan üzerinden İran’a sunduğu plan, teslimiyet anlamına geliyor.
Trump yönetimi, İran’ı bu planı reddetmesi halinde enerji tesislerini vurmak, Hürmüz Boğazı’nı ve Hark Adası’nı işgal etmekle tehdit ediyor.
Savaşı sona erdirmeye yönelik 15 maddelik plan, İran’ın nükleer kapasitesinin tamamen tasfiye edilmesi, ülke içinde uranyum zenginleştirmesinin durdurulması, zenginleştirilmiş materyalin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na devredilmesi, Natanz, İsfahan ve Fordo tesislerinin devre dışı bırakılması ve imha edilmesi, nükleer faaliyetlere ilişkin tüm bilgi ve aktivitelerin ajansa açılması, bölgesel direniş ekseni ve “vekillerinden” vazgeçilmesi ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılmayan uluslararası bir deniz yolu olarak açık tutulması gibi maddeler etrafında şekilleniyor.
Füze dosyasının ise daha sonra ele alınması, sayı ve menzil bakımından sınırlamalar getirilmesi ve kullanımının “meşru müdafaa” ile sınırlandırılması öngörülüyor.
Buna karşılık Washington, İran’a yönelik tüm yaptırımları kaldırmayı, Buşehr’de elektrik üretimine yönelik sivil nükleer projeyi geliştirmeye yardımcı olmayı ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2231 sayılı kararı uyarınca nükleer anlaşmanın ihlali durumunda yaptırımların yeniden devreye alınmasını öngören “Snapback” mekanizmasının yeniden işletilmesi tehdidini kaldırmayı taahhüt ediyor.
İran’ın, yeni bir saldırıya karşı sahip olduğu az sayıdaki kozunu da elinden alan bu şartları kabul etmesini hayal etmek zor.
Eğer İran, ABD’nin şartlarını reddederse, Trump gerçek bir ikilemle karşı karşıya kalacaktır.
“Zafer”in ne olduğuna dair net bir tanım bulunmaksızın savaşın sürmesi ya da Washington ve Tel Aviv’in şartlarıyla uyumlu bir diplomatik atılımın sağlanamaması, ABD’yi uzun süreli bir yıpratma savaşına sürükleyebilir.
Bu da Trump’ın sıkça “aptalca” olarak nitelendirdiği savaşlara benzer şekilde Orta Doğu’da derin ve uzun süreli bir angajman anlamına gelebilir ya da onu çatışmayı ABD’nin azami güç unsurlarını kullanarak sonuçlandırma yoluna itebilir.
Böyle bir adım, İran için bir ulus olarak ve bölge için genel olarak felaket sonuçlar doğurabilir.
Bunun yanı sıra savaşın sürmesi, ciddi ekonomik ve siyasi sonuçlar doğurarak Cumhuriyetçi Parti’yi ara seçimlerde ağır bir yenilgiye sürükleyebilir.
Bu da, Trump’ı görev süresinin son iki yılında “topal ördek” konumuna düşürebilir ve Demokratların Jeffrey Epstein dosyası, ailesinin görevini kullanarak çıkar sağlaması ve Kongre onayı olmaksızın İran’a karşı savaş başlatma kararı gibi başlıklarda başlatabileceği soruşturmalarla karşı karşıya bırakabilir.
Sonuç olarak, Trump, buna hazırlık amacıyla birkaç kez zafer ilan ederek, bir çıkış yolu arıyor gibi görünüyor.
Eğer bu sonuca giden doğru yolu bulamazsa, kendisini yukarıda belirtilen iki felaket senaryosundan biriyle karşı karşıya bulabilir.
Kaynak : Alaraby