Muhammed Bin Selman’ın Washington Ziyareti: ABD ve Suudi Arabistan’ın Stratejik İlişkileri

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Washington ziyareti sırasında ABD ile Suudi Arabistan arasında savunma, yatırım, nükleer enerji, stratejik mineraller ve yapay zeka alanlarında kapsamlı anlaşmalar imzalandı. Trump yönetimi, Suudi Arabistan’ı “önemli bir NATO dışı müttefik” ilan ederek F-35 savaş uçakları ve diğer savunma sistemlerinin tedarikine onay verdi. Ziyaret, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir normalleşme sürecinin başladığını ve stratejik iş birliğinin farklı alanlarda genişlediğini ortaya koydu.
Fokus+
Muhammed Bin Selman’ın Washington Ziyareti ABD-Suudi Arabistan İlişkileri

26.11.2025 - 16:36  |  Son Güncellenme:  26.11.2025 - 17:36

ABD Başkanı Donald Trump, 18 Kasım’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ı Beyaz Saray’da alışılmadık derecede gösterişli bir resmi törenle karşıladı.

Bu protokol düzeyi, Washington’ın Riyad ile ilişkilerine verdiği stratejik önemin açık bir göstergesi olarak yorumlandı. 

Ziyaret sırasında Veliaht Prens, ülkesinin ABD’deki mevcut yatırımlarını genişletme niyetini duyurarak, Trump’ın Mayıs 2025’te Riyad’a yaptığı ziyarette gündeme gelen 600 milyar dolarlık yatırım hacmini 1 trilyon dolara çıkarma planını açıkladı.  

Trump ise buna karşılık Suudi Arabistan’ı “önemli bir NATO dışı müttefik” ilan etti ve Riyad’a F-35 savaş uçaklarının satışını onayladı.  

Bu adım, Çin ve Rusya ile küresel nüfuz mücadelesinin yoğunlaştığı bir dönemde, Washington’ın Riyad ile stratejik ittifakını güçlendirme arzusunun en somut işareti oldu. 

Ziyaretin genel çerçevesi 

Veliaht Prens’in 2018’den bu yana ilk kez Beyaz Saray’a adım atması, Joe Biden dönemindeki soğuk ilişkilerin ardından iki ülke arasında yeniden bir normalleşme sürecinin başladığını gösteriyor.  

Cemal Kaşıkçı

Zira Biden’ın başkanlık döneminin ilk yılları, 2018’de Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi Konsolosluğu’nda öldürülmesinin yarattığı büyük gerginlikle şekillenmişti. 

CIA’in cinayetten Suudi hükümetini sorumlu tutması, ABD kamuoyu ve siyasetinde sert eleştirilere yol açmıştı. 

Biden ise 2019’da başkan adaylığı sürecinde Riyad’a “parya devlet” muamelesi yapacağını söyleyerek tansiyonu yükseltmişti.  

Ancak Biden, Ocak 2021’de göreve geldikten sonra, insan hakları söylemine dayalı seçim vaatleri yerine, Orta Doğu’daki ABD çıkarlarını önceleyen daha pragmatik bir çizgi benimsedi. 

Bu pragmatizmin arka planında, Çin ve Rusya’nın Körfez’de artan etkisi, Washington’ın küresel enerji fiyatlarını kontrol etme çabaları, İran’ı sınırlama stratejisi ve Suudi Arabistan’ı İbrahim Anlaşmaları’na dahil etme isteği bulunuyordu.  

Bu nedenle Biden, Temmuz 2022’de Cidde’ye giderek Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens ile yüz yüze görüştü.  

Karşılama son derece ılımlı oldu, ziyaret bazı ticaret anlaşmalarının imzalanmasıyla sonuçlandı. 

Fakat ilişkilerin iyileşme çabası uzun sürmedi. Suudi Arabistan’ın, OPEC üyesi olmayan birkaç ülkeyle birlikte hareket eden OPEC+ ittifakı içinde, Washington’ın açık itirazlarına rağmen petrol üretimini kısma kararı alması, sadece üç ay sonra ilişkileri yeniden gerdi. 

Bu adım, Biden’ın “Bunun ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinde sonuçları olacak” şeklindeki sert açıklamasıyla karşılandı. 

Trump’ın 2025 başında yeniden Beyaz Saray’a dönmesiyle birlikte Washington–Riyad hattında gözle görülür bir yumuşama yaşandı.  

Trump, Suudi Arabistan’ı ilk dış ziyaret rotasının merkezine koyma yaklaşımına geri döndü.  

Suudi Arabistan’ın yanı sıra Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile de yüksek hacimli ticaret anlaşmaları imzalayarak Körfez politikasını yeniden öncelik haline getirdi. 

Her ne kadar Trump, Veliaht Prens ile ilişkisini güçlü bir “kişisel dostluk” zemini üzerinden anlatmayı tercih etse de, Muhammed bin Selman bu temaslarda iki ülke arasındaki ilişkilerin kişisel bağları aşan kurumsal ve stratejik niteliğini özellikle vurguladı.  

Riyad, ABD ile ortaklığın partizan yaklaşımlar ve Washington’daki iç siyasi dengelerin ötesinde değerlendirilmesi gerektiği mesajını açık bir şekilde verdi. 

Veliaht Prens, Trump ile yakınlığını ön plana çıkarmak yerine, iki ülke arasındaki stratejik ittifakın bölgesel güvenlik ve küresel istikrarın temel direklerinden biri olduğunu hatırlatmayı tercih etti.  

Bu yaklaşım, Suudi yönetiminin, ABD’de kim başkan olursa olsun “stratejik müttefik” statüsünü koruma arayışının bir yansıması olarak değerlendirildi. 

Görünüşe göre Veliaht Prens, Trump’ı, Washington’ın Riyad ile büyük savunma ve ticaret anlaşmaları imzalamadan önce uzun süredir ısrar ettiği “İsrail ile tam normalleşme” şartını kaldırmaya ikna etmeyi başardı. 

Veliaht Prens bu arada, ülkesinin bölgede istikrar sağlayıcı bir güç imajını güçlendirmeye çalıştı. 

Muhammed bin Selman ve Donald Trump

Bu hedef doğrultusunda, Muhammed bin Selman, görüşmeler sırasında Trump’tan özellikle Sudan’daki savaşın sona erdirilmesi için aktif rol üstlenmesini talep etti. ABD başkanı da bu talebe olumlu yanıt verdi. 

Aynı şekilde Veliaht Prens, İran’ın nükleer programıyla ilgili olası bir anlaşmaya dair Trump’ın açıklamalarını fırsat bilerek, Suudi Arabistan’ın böyle bir süreçte yapıcı rol üstlenmeye hazır olduğunu vurguladı. 

Suudi Arabistan resmi haber ajansı SPA, Veliaht Prens’in Washington ziyareti öncesinde İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkian’dan yazılı bir mesaj aldığını duyurdu. Ancak mesajın içeriği paylaşılmadı. 

İmzalanan önemli anlaşmalar 

ABD ile Suudi Arabistan arasında ticaret, yatırım, enerji, savunma ve stratejik mineralleri kapsayan kapsamlı bir anlaşma paketi imzalandı.  

1-F-35 ve tank anlaşması 

Beyaz Saray, Trump’ın Suudi Arabistan’a F-35 savaş uçaklarının gelecekteki teslimatına onay verdiğini açıkladı.  

Karar, Krallığın ayrıca 300 Amerikan tankı satın almasını içeren büyük bir savunma paketini de kapsıyor.  

F-35 meselesi, Orta Doğu’nun güç dengeleri açısından kritik bir konu. Çünkü İsrail, bölgede bu gelişmiş Lockheed Martin üretimi savaş uçağına sahip tek ülke olma statüsünü koruyor ve bu uçak üzerindeki tekelini sürdürmeyi amaçlıyor.  

Bu avantaj, ABD Kongresi’nin 2008’de garanti altına aldığı İsrail’in “niteliksel askeri üstünlüğü” (QME) ilkesinin temel unsurlarından biri.  

Washington’ın Riyad’a F-35 tedarik etme niyetini açıklaması, hem Tel Aviv’de hem de Kongre çevrelerinde “İsrail’in üstünlüğü zayıflatılır mı?” sorusunu gündeme taşıdı.  

Ancak birlikte Trump’ın kararı yalnızca ilk onay aşaması niteliğinde. Anlaşmanın fiilen yürürlüğe girmesi için yıllara yayılacak müzakereler, teknik değerlendirmeler ve Kongre onayı gerekecek.   

Öte yandan İsrail, ABD’den F-35 teslimatı gerçekleşse bile hava kuvvetlerinde niteliksel üstünlüğünün korunacağına dair güvence aldı. 

Bu bağlamda, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD’nin ülkesinin “niteliksel üstünlüğünü” garanti altına aldığını belirtti. 

Netanyahu, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun kendisine, “Muhammed bin Selman Trump’tan istediği her şeyi alamadı” dediğini aktardı.  

Bu açıklamalar, Suudi Arabistan’ın İsrail’in sahip olduğu versiyondan daha az gelişmiş bir F-35 modeline yönlendirilebileceği iddialarını güçlendirdi. 

Ancak Trump, görüşmede Veliaht Prens’e hitaben bu senaryoyu açıkça reddetti ve şu ifadeleri kullandı: 

“İsraillilerin sizin daha az gelişmiş uçaklar almanızı istediğini biliyorum ama bunun sizi mutlu etmeyeceğini sanmıyorum. Siz de, İsrail de, en iyi uçağı hak ediyorsunuz. İsrail bunun farkında.” 

ABD medyasında yer alan haberlere göre İsrailli yetkililer, ABD’li muhataplarına F-35 anlaşmasını Suudi Arabistan–İsrail normalleşme sürecine bağlamayı tercih ettiklerini bildirdi. Ancak anlaşmaya doğrudan karşı çıkmadılar. 

2-Nadir toprak mineralleri anlaşması 

ABD ile Suudi Arabistan, nadir toprak minerallerinde iş birliğini derinleştirmek ve tedarik zincirlerini çeşitlendirmek amacıyla kapsamlı bir çerçeve anlaşması imzaladı.  

Bu adım, özellikle ABD–Çin ticaret savaşı sırasında Batı ekonomilerinin stratejik madenlerde Pekin’e ne kadar bağımlı olduğunun ortaya çıkmasının ardından geldi. 

Nitekim Trump yönetimi, bu kaynakların stratejik endüstrilerdeki önemini kabul ederek, Japonya ve Avustralya ile de benzer anlaşmalar imzaladı. 

Nadir toprak elementleri ve bu metallerden üretilen yüksek güçlü mıknatıslar, elektrikli araçlardan radar sistemlerine, füzelere ve F-35 savaş uçaklarına kadar modern savunma ve teknoloji endüstrilerinin bel kemiğini oluşturuyor.  

Buna karşın Çin, bu metallerin işlenmesinde hala dünya tekelini elinde bulunduruyor, küresel işlemenin yaklaşık yüzde 90’ını, ileri üretim için gerekli mıknatısların ise yüzde 93’ünü üretiyor.  

Yakın tarihli araştırmalar, Batı’nın 2030 sonrasında dahi bu kritik girdilerin yüzde 90’ına kadar Çin’e bağımlı kalabileceğini gösteriyor.  

Diğer yandan, Suudi Arabistan, dünyanın en büyük dördüncü nadir toprak mineral rezervine sahip olduğunun altını çiziyor. 

Bu iddia, ABD’nin MP Materials adlı Amerikan şirketi üzerinden Krallık’ta kurulacak büyük bir nadir toprak minerali rafinerisinin yarısına sahip olması için yürütülen anlaşmaları hızlandırdı.  

Bu modelde mineraller Suudi Arabistan’da çıkarılacak ve işlenecek, ardından ABD, Suudi Arabistan ve Batılı müttefiklerdeki yüksek teknoloji endüstrilerine mıknatıs üretimi için dağıtılacak. 

Riyad, nadir toprak minerallerinin, Aramco’nun enerji sektöründe oynadığı role benzer şekilde, bu kaynakların “yeni petrol” olabileceğini düşünüyor.  

Dünyanın en büyük nadir toprak ağır mineral rezervlerinden birine sahip olmasının ve Aramco tarafından sağlanan altyapının, kendisini mineral üretimi ve işlenmesinde önemli bir aktör haline getirmeye yettiğine inanıyor. 

Böylece, yıllardır “güvenlik karşılığı petrol” formülü üzerine kurulu ABD–Suudi Arabistan ilişkileri, yeni dönemde “stratejik ortaklık karşılığı kritik mineraller” denklemine doğru kayıyor. 

3- Nükleer enerji 

İki ülke, sivil nükleer enerji alanındaki müzakerelerin tamamlanmasına yönelik ortak bir açıklama yayımladı.  

Bu çerçevede Suudi Aramco, Amerikan şirketleriyle toplam değeri 30 milyar doları aşan 17 mutabakat zaptı ve anlaşma imzaladı.  

Bu girişimler, Suudi Arabistan'ın enerji kaynaklarını çeşitlendirme ve ABD ile stratejik ortaklıklarını genişletme hedefini yansıtıyor. 

Suudi Arabistan, küresel uranyum rezervlerinin yaklaşık yüzde 7’sine sahip olduğunu belirtiyor ve bunun, ekonomik dönüşüm planları ve petrole bağımlılığı azaltma çabaları kapsamında ABD teknolojisi ve şirketlerini kullanarak, büyük bir nükleer santral inşa etmek için sağlam bir temel sağladığını düşünüyor. 

Ancak ilişkilerdeki en büyük görüş ayrılığı, Riyad’ın kendi topraklarında uranyum zenginleştirme ve nükleer yakıt üretme konusundaki ısrarı. 

Washington, nükleer silahlanmayı önleme gerekçesiyle bu talebe şiddetle karşı çıkıyor. Krallık ise tüm sürecin sivil amaçlı olacağını, nükleer silah arayışı içerisinde olmadığını vurguluyor. 

Buna rağmen özellikle İsrail’in, Suudi Arabistan’ın uranyum zenginleştirme kapasitesine karşı gösterdiği sert tutum dikkate alındığında, Washington’ın bu konuda geri adım atmaya yanaşmadığı görülüyor.  

4- Yapay zeka 

ABD ve Suudi Arabistan ayrıca, Riyad’a “dünya lideri ABD’nin yapay zeka sistemlerine erişim sağlarken, bu teknolojilerin yabancı etkilerden korunmasını güvence altına alan” yeni bir mutabakat zaptı imzaladı.  

Bu kapsamda Washington, Suudi Arabistan’ın Humain şirketi ile BAE’nin G42 şirketine Nvidia’nın gelişmiş yapay zeka çiplerinin satışına onay verdi. Yaklaşık 1 milyar dolar değerindeki bu satış, yaklaşık 35 bin çip satın almalarına olanak sağladı. 

Bu karar, ABD’nin tutumunda belirgin bir değişimi temsil ediyor.  

Washington, daha önce Körfez merkezli yapay zeka şirketlerine gelişmiş çip satışını, teknolojinin Çin’e aktarılabileceği endişesiyle reddediyordu.  

Biden yönetimi bu nedenle, gelişmiş Amerikan fikri mülkiyetinin stratejik rakiplere ulaşmasını engellemeyi amaçlayan bir politikanın parçası olarak, ihracatı keskin kısıtlamalarla sınırlandırmıştı. Ancak Trump yönetimi, ABD’nin yapay zeka alanındaki küresel liderliğini pekiştirmek gerektiği gerekçesiyle bu kısıtlamaların bir bölümünü gevşetti. 

Washington devlet destekli Körfez şirketlerinin ABD Ticaret Bakanlığı’na bağlı Sanayi ve Güvenlik Bürosu’nun denetimi altında “sıkı güvenlik ve raporlama gerekliliklerine” uyması koşuluyla bu ihracatları onayladı. 

5- Stratejik savunma anlaşması 

ABD ile Suudi Arabistan, uzun süredir üzerinde çalışılan Stratejik Savunma Anlaşması’nı imzaladı.  

Suudi Arabistan açısından, özellikle Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın Washington ziyaretinde öne çıkardığı en kritik başlık, ABD’den güvenlik garantileri almaktı. 

Riyad, ABD’den NATO’nun 5. maddesi’ne benzer, saldırı durumunda otomatik savunma taahhüdü içeren bağlayıcı bir anlaşma talep ediyordu.  

Böyle bir taahhüt, ABD'nin son olarak 1969’da Japonya için üstlendiği nitelikte bir güvenlik düzenlemesi olacaktı. Ancak Amerikan iç hukukundaki karmaşık siyasi-senato süreci nedeniyle, Washington böyle bir garanti vermeye yanaşmadı. 

NATO ülkelerinin bayrakları

Bunun yerine Trump yönetimi, Suudi Arabistan’a “NATO dışı önemli müttefik” statüsü verdi.  

Bu statü, Riyad’a ABD savunma sistemlerine daha kolay erişim, hassas istihbarat paylaşımı, ileri düzey askeri-teknik iş birliği ve genişletilmiş stratejik koordinasyon gibi önemli imtiyazlar sağlıyor. Ancak bunlar, Suudi Arabistan’ın istediği bağlayıcı savunma yükümlülüklerinin yerini tutmuyor.

Sonuç 

ABD–Suudi ilişkileri artık yalnızca İsrail ile normalleşme ekseninde şekillenmiyor; ilişkilerin niteliği giderek büyük güç rekabeti, enerji güvenliği, Çin’in Körfez’de yükselen etkisi ve ABD iç politikasının değişken doğası tarafından belirleniyor. 

Bu ilişki, aynı zamanda Trump’ın, ABD ekonomisinde “önemli ticaret ortakları ve yabancı yatırımcılar” olarak konumlanan Suudi Arabistan ve genel olarak Körfez ülkeleriyle ilişkilere dair kişisel vizyonundan da etkileniyor. 

Ancak Washington’ın Riyad’a derin, bağlayıcı ve uzun vadeli güvenlik taahhütleri verme konusundaki isteksizliği, Suudi Arabistan’ın Eylül ayında stratejik savunma anlaşması imzaladığı Pakistan gibi savunma ortakları aramaya itiyor. 

Filistin meselesine gelince, Trump yönetimi, Muhammed bin Selman’ın ziyareti sırasında Suudi Arabistan’ın İsrail ile İbrahim Anlaşmaları’na katılması ve ilişkilerin tamamen normalleşmesi konusunda ilerleme kaydetme arzusunu dile getirdi. Ancak Suudi Veliaht Prensi bu konuda temkinli davrandı. 

Trump, görüşmelerden “olumlu sinyaller” aldığını açıkladı ancak Riyad’dan herhangi bir bağlayıcı söz gelmediğini de vurguladı. 

Veliaht Prens ise Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye “hazır” olduğunu teyit etti, fakat bunun ancak “iki devletli çözüme yönelik net bir yol haritası” ortaya konması halinde mümkün olacağını söyledi. 

Öte yandan Trump, Suudi Arabistan’ın Gazze Şeridi’nin yeniden inşasına “önemli miktarda katkı yapma” niyetini vurguladı. 

Ancak Muhammed bin Selman, henüz belirli bir finansal taahhüt üzerinde uzlaşılmadığını ifade etti. Riyad, katkıların kapsamını sahadaki gelişmelere ve uluslararası çerçevenin netleşmesine göre belirlemek istiyor.

 

Kaynak: Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi (Alaraby)