İsrail'in Suriye Planı: Güneyde 'Bölgesel Egemenlik' Tehdidi
23.09.2025 - 17:10 | Son Güncellenme: 23.09.2025 - 17:17
Suriye ve İsrail arasındaki müzakereler, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın baskılarıyla hız kazandı. Barrack, 23 Eylül’de New York’ta başlayacak 80. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu öncesinde tarafların anlaşmaya varması için yoğun çaba gösteriyor.
Bu süreçte Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed El-Şara, ABD’de yaptığı açıklamada İsrail ile anlaşma ihtimaline dikkat çekerek, “ABD’nin arabuluculuğuyla İsrail ile bir anlaşmaya varmaya çok yakınız” ifadelerini kullandı.
Şara, daha önce defalarca, üzerinde çalışılan mutabakatın 1974’te imzalanan Kuvvetlerin Çekilme Anlaşması’na benzeyeceğini ve bunun ilişkilerin normalleşmesi ya da Suriye’nin İbrahim Anlaşması’na katılması anlamına gelmediğini vurgulamıştı.
Gözden Kaçmasın
Suriye Dışişleri Bakanlığı ise bu ay imzalanması beklenen anlaşmanın, İsrail ile 2025 sonuna kadar gündeme gelecek “bir dizi ardışık anlaşmanın” parçası olduğunu bildirdi.
Ateş altında müzakereler
Beşşar Esad rejiminin 8 Aralık 2024’te devrilmesi, Suriye-İsrail hattında dengeleri köklü şekilde değiştirdi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Suriye ordusunun çöküşünü gerekçe göstererek, “taraflardan birinin artık hükümlerini uygulayamaması” nedeniyle 1974 tarihli Kuvvetlerin Çekilme Anlaşması’nın sona erdiğini duyurdu.
Bu adımın ardından İsrail, söz konusu anlaşmayla oluşturulan Golan Tepeleri’ndeki 235 kilometrekarelik tampon bölgeyi işgal etti.
Aynı zamanda Suriye topraklarında ilerleyerek yaklaşık 600 kilometrekarelik alanı kontrol altına aldı.
İsrail, askeri üstünlüğünü pekiştirmek amacıyla Suriye ordusunun silah ve teçhizatının büyük kısmını imha eden geniş çaplı hava saldırıları düzenledi.
Temmuz ayında Süveyda’da yaşanan olaylarla eşzamanlı gerçekleştirilen saldırılar, Şam’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı yakınlarına kadar ulaştı.
Washington’un hesapları
ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, İsrail ile Suriye arasında Bakü, Paris ve Londra’da yürütülen doğrudan müzakerelere sponsor oldu.
Washington, Suriye’yi Trump’ın ilk döneminde başlattığı İbrahim Anlaşmaları sürecine dahil etmeyi hedefliyor.
Trump, 14 Mayıs’ta Riyad’da Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile yaptığı görüşmede, Suriye’yi İsrail ile normalleşme adımlarına katılmaya davet etti. Karşılığında ise Şam yönetimine yönelik yaptırımların kaldırılacağı sözünü verdi.
ABD’nin iki yol arasındaki bağlantısı, yani İsrail ile müzakerelerde ilerleme sağlanması karşılığında Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırılması, Suriye Dışişleri Bakanı Esad el-Şeybani’nin Washington’a yaptığı ziyarette net bir şekilde ortaya çıktı. Ziyaretin gündeminde, Şam’a uygulanan yaptırımların kaldırılması yer aldı.
Bu temas, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın da katılımıyla, İsrail Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer ile Londra’da yapılan görüşmelerin hemen ardından gerçekleşti.
Londra’da masaya yatırılan konu, İsrail’in Suriye’ye sunduğu yeni güvenlik anlaşması taslağıydı.
Bundan önce ise Paris’te gerçekleştirilen toplantılarda, özellikle gerginliğin azaltılması, ABD’nin arabuluculuğunda Temmuz ayında varılan Süveyda ateşkesinin izlenmesi ve 1974 tarihli anlaşmanın yeniden yürürlüğe konulması gibi başlıklar öne çıkmıştı.
Her ne kadar gündemdeki anlaşmalar güvenlik temalı olsa da, açıklamalara göre müzakereler askeri personel yerine doğrudan üst düzey politikacılar arasında yürütülüyor.
Bu durum, sürecin klasik askeri protokollerden ziyade siyasi karar mekanizmaları üzerinden şekillendiğine işaret ediyor.
Olası bir güvenlik anlaşmasının özellikleri
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara yönetimi, 1974 tarihli Kuvvetler Ayrılığı Anlaşması’nı yeniden canlandırmayı hedefliyor.
İsrail ise bu süreçte farklı bir strateji izliyor: Suriye’nin zayıflığından ve yeni hükümetin ulusal mutabakat sağlayamamasından yararlanarak, kendi lehine yeni bir güvenlik düzeni dayatmayı amaçlıyor.
Bu çerçevede İsrail, 17 Eylül’de Londra’da gerçekleşen Dermer-Şeybani görüşmesinden önce, Suriye’nin güneybatısıyla ilgili ayrıntılı bir güvenlik teklifi sundu.
Basına yansıyan bilgilere göre teklif, İsrail’in Hermon Dağı’ndaki iki ileri mevzi hariç olmak üzere, kuvvetlerini kademeli olarak 1974 Kuvvetler Ayrılığı Anlaşması hatlarına çekmesini öngörüyor. Ayrıca, Golan Tepeleri’nin statüsüne ilişkin görüşmelerin ertelenmesi planlanıyor.
Suriye, kendi topraklarının İsrail’e yönelik saldırılar için kullanılmasını engellemeye kararlı olduğunu vurguluyor.
Buna karşılık İsrail, Suriye’nin içişlerine karışmama ve Şara hükümetini tanıma taahhüdünde bulunuyor.
Ne var ki, Suriye’nin topraklarını işgal eden bir devletten kendisini tanımayı talep etmesi, hem tuhaf hem de kınanması gereken bir durumdur.
Camp David benzeri model
Söz konusu anlaşma, içerik itibarıyla Mısır ile İsrail arasında 1978’de imzalanan Camp David Anlaşmalarını andırıyor.
Anlaşmaya göre Suriye’nin güneyi üç bölgeye ayrılacak. Her bölge için belirli askeri kısıtlamalar ve izin verilen silah türleri tanımlanacak.
Tampon bölgede herhangi bir askeri veya ağır silahın bulunması yasak ve yalnızca polis ve iç güvenlik güçlerinin bulunmasına izin veriliyor.
Camp David sonrası Sina Yarımadası’nı tamamen geri alan Mısır’ın aksine, Suriye’nin Golan Tepeleri konusunu şimdilik ertelemesi bekleniyor.
Bu düzenleme, geçmişte Mısır tarafından Sina’da kabul edilmişti.
Benzer bir çerçeve Suriye için de gündeme geldi. Şam yönetimi daha önce, İsrail’in kendi topraklarında paralel silahsızlandırılmış bölgeler oluşturması koşuluyla, Golan Tepeleri’nde -yani yeniden işgal edilen topraklarda- varlık göstermeyi müzakere etmişti.
Ancak bu modeli Suriye’nin güneyine dayatmak, Golan Tepeleri’ni geri almak yerine yönetiminin devri anlamına geliyor.
Başka bir ifadeyle, İsrail’in önerisi Şam’ın taleplerini karşılamak yerine egemenlik alanını daraltıyor.
Öneriye göre, tampon bölgenin Suriye tarafında iki kilometre genişletilmesi ve Şam’ın güneyinden sınıra kadar olan tüm alanın Suriye uçakları için uçuşa yasak bölge ilan edilmesi öngörülüyor.
İsrail’in sunduğu teklif, Suriye’nin güney bölgelerinin güvenliğini farklı coğrafi alanlara bölerek yeniden yapılandırma çabasını ortaya koyuyor. Her bir alan, Suriye egemenliğini kısıtlayan ayrı bir statüye sahip olacak şekilde tasarlanıyor.
Bu bölgeler şunları içeriyor:
Sarı Bölge (Fiili işgal altında): İsrail’in güvenlik kontrolü altında kalmaya devam ediyor. Bu bölge, Tel Aviv için stratejik önem taşıyor ve istihbarat ile askeri operasyonlar için merkez işlevi görüyor.
Mavi Bölge (Kuvvetler Ayrılığı Hattı): Doğrudan sınıra bitişik olan bu alan, 1974 tarihli anlaşma kapsamında uluslararası gözetim altında tanımlanan “kuvvetler ayrılığı bölgesi” olarak biliniyor.
Kırmızı Bölge (Önerilen silahsızlandırılmış bölge): Suriye topraklarının derinliklerine kadar uzanan bu bölge, Suriye tarafında ağır silahların yasaklanmasını ve organize askeri varlığın kısıtlanmasını içeriyor.
Ancak İsrail tarafında buna karşılık gelen bir düzenleme öngörülmüyor. Böylece sınır ile Suriye’nin doğrudan kontrolündeki alan arasında fiili bir tampon şerit yaratılıyor.
Yeşil Bölge (Uçuşa Yasak Bölge): Dera ve Süveyda vilayetlerinin büyük kısmını kapsayan ve Şam’ın dış mahallelerine kadar uzanan bölge, Suriye savaş uçaklarına getirilen kısıtlamalarla tanımlanıyor.
Bu düzenleme, Şam’ın güneyde hava gücünü konuşlandırma kabiliyetini ciddi şekilde sınırlandırıyor.
Güvenlik anlaşmasının içeriği ve zorlukları
İsrail’in gündeme getirdiği güvenlik planı, Suriye’nin güneyinde yeni bir siyasi ve askeri gerçeklik yaratma girişimi olarak öne çıkıyor.
Öneri, geniş bölgelerin Şam yönetiminden koparılmasını ve doğrudan ya da dolaylı biçimde İsrail’in nüfuzu altına girmesini hedefliyor.
Kabul edilmesi halinde bu düzenleme, Dera, Kuneytra, Süveyda ve Şam kırsalının güneybatısında Tel Aviv’in nüfuzunu pekiştirebilir.
İsrail, istikrar ve güvenliği sağlama gerekçesiyle, bu bölgelerde askeri müdahale ve sızma hakkını fiilen elinde tutmayı planlıyor.
Bu durum, özellikle Dürzi nüfusun yoğunlaştığı Kuneytra, Süveyda ve Şam kırsalı gibi alanlarda “koruma” iddiası üzerinden İsrail’in doğrudan müdahalesine kapı aralayabilir.
Suriye’nin egemenliği için tehlike
Öneri, Suriye devletinin güneydeki egemenliğini zayıflatırken, ülkenin toprak bütünlüğünü de tehdit ediyor.
Golan Tepeleri’nin iadesini gündeme almak yerine, işgalci bir güçle güvenlik mutabakatı yapılması; bu bölgelerin fiilen devlet kontrolü dışında kabul edilmesi anlamına geliyor.
Bu durum, geçici hükümeti ciddi bir sınavla karşı karşıya bırakıyor. Böylesi bir anlaşma, iktidarın meşruiyetini zedeleyecek ve görev süresinin başında büyük egemenlik tavizleri verilmesi anlamına gelecektir.
İsrail’in önerisinin zamanlaması da dikkat çekici.
Zira, Şam, Washington ve Amman arasında Süveyda’daki toplumsal gerginlikleri azaltmaya dönük bir yol haritası üzerinde uzlaşıya varılmasının hemen ardından gündeme getirildi.
Bu girişim, Suriye’nin iç istikrarı kendi dinamikleriyle tesis etme çabasını baltalayarak, güvenlik düzenlemelerini dış güçlerin kontrolüne bırakıyor.
Aynı zamanda, Suriye hükümetinin güvenilirliğini zayıflatıyor ve ülkenin diğer bölgelerinde de silahsızlandırılmış veya tampon bölge modelinin gelecekte tekrarlanmasının önünü açıyor.
Bu, ister merkezi ister federal olsun, tam egemen bir devlet ilkesini korumak yerine, ülkenin birliğini fiilen parçalamak ve onu bölgesel ve uluslararası güçlerin nüfuz alanına dönüştürmek anlamına geliyor.
Böyle bir senaryo, Suriye’yi merkezi bir devlet olmaktan çıkarıp uluslararası ve bölgesel güçlerin nüfuz alanlarına bölünmüş bir yapıya sürükleyebilir.
İsrail’in Suriye’nin güneyinde bir güvenlik tampon bölgesi oluşturmadaki başarısı, diğer bölgesel ve uluslararası güçleri de benzer düzenlemeler talep etmeye ve müzakerelerin başarısız olması halinde askeri baskı yoluyla Suriye devletine egemenlik kısıtlamaları getirmeye teşvik edecektir.
Kabul edilmesi halinde, önerinin anayasal açıdan da tartışmalı sonuçlar doğuracağı açık.
Geçiş döneminde bulunan hükümetin, halk oylaması ya da seçilmiş bir parlamento onayı olmaksızın böyle bir anlaşmaya imza atması ciddi hukuki meşruiyet sorunları yaratacaktır.
Mevcut hükümetin Anayasa Bildirgesi’ne göre, böyle bir anlaşmanın sonuçlandırılması önemli hukuki tartışmalara konu olabilir ve bazıları bunu anayasal olarak geçersiz görebilir.
Ayrıca, İsrail ile yapılan herhangi bir güvenlik düzenlemesi, ülke egemenliğine saygı göstermeyen anlaşmalar imzalamayı ulusal kırmızı çizgilerin ihlali olarak gören Suriyelilerin büyük çoğunluğu tarafından reddediliyor.
Arap Endeksi sonuçlarına göre, Suriyelilerin yüzde 78’i İsrail’in Orta Doğu’nun güvenliği ve istikrarı için en büyük tehdidi oluşturan devlet olduğuna inanıyor.
Aynı zamanda yüzde 74’ü İsrail’i tanımayı reddederken, yüzde 70’i İsrail ile Golan Tepeleri’nin geri alınmasını içermeyen bir anlaşmanın imzalanmasına karşı çıkıyor.
Suriyelilerin yüzde 88’i İsrail’in Suriye’de güvenlik ve istikrarı tehdit etmeye çalıştığına inanıyor.
Yüzde 74’ü ise İsrail’in ayrılıkçı çatışmaları körüklemek ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü tehdit etmek amacıyla toplumdaki belirli grupları desteklediğini düşünüyor. Bu göstergeler iç bölünmeleri derinleştirebilir.
Suriye halkıyla tarihi bir düşmanlığı olan ve şu anda Filistin’de soykırım savaşı yürüten bir işgalci güçle kapsamlı bir ulusal mutabakat olmadan güvenlik anlaşmaları imzalamak, toplumsal bileşenler ve siyasi güçler arasında bir uçurum yaratabilir.
İktidar koalisyonu da dahil olmak üzere, ülkenin egemenliğinden vazgeçmeyi reddeden güçlerden muhalif duruşlar ortaya çıkabilir.
Suriye halkının büyük kısmı, ülke toprakları üzerindeki haklarını garanti altına almayan herhangi bir anlaşmaya karşı çıkıyor.
Bunun yanı sıra, Suriye’nin güneyinde silahsızlandırılmış bir bölgenin kabul edilmesi, Suriye devletinin tüm toprakları üzerindeki yasal egemenlik hakkını baltalayan tehlikeli bir emsal teşkil ediyor.
Ayrıca, Suriye’nin işgal altındaki Golan Tepeleri’ni geri alma ve savunma kabiliyetlerini geliştirme hakkını teyit etmek yerine, İsrail nüfuzunun örtülü bir şekilde kabul edilmesi anlamına geliyor.
Aynı zamanda, İsrail’in Hermon Dağı’nın zirvesindeki doğrudan askeri varlığına ek olarak, söz konusu bölgeyi ana vatandan ayıran yeni bir fiili sınır çizmeye doğru atılmış bir adım teşkil edebilir.
Öte yandan anlaşma, uzun vadeli güvenlik riskleri de oluşturuyor.
Suriye topraklarının bir kısmını silahsızlandırıyor ve bu bölgeyi gelecekteki İsrail saldırılarına ve saldırılarına açık hale getiriyor.
Son olarak, tampon bölge önerisinin kabul edilmesi, ülkenin güneyini önümüzdeki yıllarda eşit olmayan bir denkleme mahkum edebilir ve işgal altındaki Golan Tepeleri’ni geri almak için yapılacak gelecekteki müzakerelerde Suriye’nin pozisyonunu zayıflatabilir.
Sonuç
İsrail’in Suriye’nin güneyi için önerdiği güvenlik düzenlemeleri, Suriye’nin egemenliği, toprak bütünlüğü ve ulusal birliği açısından çok ciddi bir tehdit oluşturuyor.
Tel Aviv, ülkenin geçiş koşullarını, zayıf askeri ve ekonomik kabiliyetlerini ve iç bölünmelerini, çıkarlarına hizmet eden bir oldubitti dayatmak için kullanıyor.
Bu önerinin halk desteği veya anayasal meşruiyet olmadan kabul edilmesi, Suriye’nin İsrail’e karşı konumuna tarihi bir zarar verebilir.
Camp David Anlaşmaları’ndan (1978), Oslo’ya (1993) ve İbrahim Anlaşmaları’na (2020) kadar uzanan tarihsel deneyimler, İsrail’e taviz vermenin onun yayılmacı politikasını durdurmadığını, bilakis bu tür mutabakatları işgalini pekiştirmek ve oldubitti dayatmak için kullandığını gösterdi.
Bu bağlamda, Suriye’nin İsrail ile yaptığı tüm güvenlik düzenlemeleri, İsrail nüfuzunun örtülü veya açık siyasi tanınması olmaksızın, 1974 tarihli Kuvvetlerin Çekilmesi Anlaşması çerçevesinde kalmalıdır.
Bu nedenle Şam’ın, haklarından vazgeçmeyen bir tutumla ulusal egemenliğini koruması ve böylesi kritik kararları halka ya da seçilmiş bir parlamentoya danışmadan imzalamaktan kaçınması, en azından anayasal sorumluluk gereğidir.
Böylesi kritik konular, istisnai durumlarda kurulan bir geçici hükümetin yetkisinin ötesindedir.
Dahası, hükümet bu kritik konuları ele alırken şeffaflığa bağlı kalmalı, masadaki zorluklar ve seçenekler konusunda halka karşı açık olmalı ve ulusal elitleri tartışmalara dahil etmelidir.
Ayrıca, İsrail’in Suriye’nin güneyine herhangi bir zorlayıcı anlaşma dayatma girişimini reddeden halk, bölgesel bir duruş sergilemeli ve İsrail’in oluşturduğu zorluklarla başa çıkmada zayıflık göstermekten kaçınmalıdır.
İsrail karşısında ne kadar zayıflık görürse, onlara karşı eylem ve politikalarında ısrarcı olacaktır. Bu nedenle ulusal direncin ve siyasi iradenin gösterilmesi stratejik açıdan belirleyicidir.
Bunun yerine, zorlu koşullara rağmen Suriye’nin savunma öncelikleri yeniden yapılandırılmalı; özellikle güneydeki askeri yetenekler ölçülü ve hedefe yönelik biçimde güçlendirilmeli ve böylece İsrail’e büyük çaplı bir saldırı veya kara harekatının kolay olmayacağı açıkça gösterilmelidir.
Bu tür adımlar hem caydırıcılığı artırır hem de müzakere masasında Şam’a daha güçlü pazarlık imkanı sağlar.
Kaynak: Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi (Alaraby)