İsrail’in Saldırganlığı Karşısında Lübnan’ın Zor Seçenekleri: Washington Müzakereleri ve Ateşkes Anlaşması
25.04.2026 - 13:58 | Son Güncellenme: 27.04.2026 - 09:05
ABD ve İran arasında geçici ateşkesin sağlanmasından yaklaşık 10 gün sonra, ABD Başkanı Donald Trump, 16 Nisan’da Lübnan’da 10 günlük bir ateşkes ilan etti. Ateşkes ertesi gün yürürlüğe girdi.
İran ile yapılan ilk ateşkes anlaşmasına göre bunun Lübnan’ı da kapsaması gerekiyordu.
Ancak İsrail ve ABD, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından açıklanan anlaşmadaki bu maddeye uymayarak, Lübnan’daki savaşın İran’dan ayrı ele alınmasında ısrar etti.
Gözden Kaçmasın
Bu çerçevede Washington, Lübnan ile İsrail arasında doğrudan müzakerelerin başlatıldığını duyurdu.
İlk oturum, ateşkes ilanından iki gün önce ABD Dışişleri Bakanlığı binasında büyükelçiler düzeyinde gerçekleştirildi. Böylece ateşkes anlaşması, bu görüşmelerin bir sonucu gibi yansıdı.
Lübnan ve İran savaşı
ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a düzenlediği, ülkenin dini lideri Ali Hamaney’in yanı sıra birçok güvenlik ve askeri liderin suikastıyla sonuçlanan ortak saldırıdan iki gün sonra, Hizbullah da savaşa dahil oldu.
Örgüt, 2 Mart sabahı Lübnan’ın güneyinden Hayfa’nın güneyindeki Mişmar el-Karmel füze savunma tesisine doğru bir dizi füze fırlattı.
Hizbullah yazılı açıklamasında söz konusu saldırıyı üstlenerek, bunu Hamaney’in öldürülmesine misilleme ve “Lübnan ile halkını savunma” kapsamında gerçekleştirdiğini duyurdu.
Bu saldırı, İsrail’in 15 ay devam eden saldırılarına rağmen, örgütün aynı süre içinde İsrail’e yönelik ilk füze saldırısı oldu.
Hizbullah’ın savaşa dahil olması ilk bakışta İran’la dayanışma olarak görülse de örgüt aynı zamanda bu savaşı, 27 Kasım 2024’te Lübnan ile İsrail arasında varılan ateşkes anlaşmasından sonra İsrail’in dayatmaya çalıştığı güç dengesini değiştirmek için de kullandı.
Bu süreçte İsrail, ateşkesi tek taraflı olarak sistematik biçimde ihlal ederek örgüte ait hedeflere yüzlerce saldırı düzenledi.
Saldırılard,a aralarında Hizbullah’ın fiili Genelkurmay Başkanı ve cihat konseyi üyesi Heysem Ali Tabtabai’nin de bulunduğu yaklaşık 500 örgüt üyesi ve saha komutanı öldürüldü.
Hizbullah ise ateşkese bağlı kaldığını açıkladı, iç siyasi dengeler, “Gazze’ye destek savaşı” sırasında aldığı ağır darbeler ve askeri kapasitesini koruma çabası nedeniyle karşılık veremedi.
Örgüt aynı zamanda başta eski genel sekreteri Hasan Nasrallah olmak üzere üst düzey siyasi, askeri ve güvenlik kadrolarının kaybının ardından gücünü yeniden toparlamaya çalışıyordu.
İsrail, Hizbullah’ın askeri kapasitesini hedef alırken, aynı zamanda ABD ile birlikte Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Nevvaf Selam hükümeti üzerinde baskı kurarak Lübnan ordusunun Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına katılması için baskı yaptı.
Bu süreç, hükümetin kısa süre önce Hizbullah’ın askeri kanadını yasaklama kararına kadar uzandı.
Öte yandan, 7 Ağustos 2025’te yapılan kabine toplantısında, ABD temsilcisi Thomas Barrack tarafından sunulan ve 27 Kasım 2024’te varılan ateşkesi kalıcı hale getirmeyi amaçlayan öneri kabul edildi. Bu öneri, Hizbullah’ın silahsızlandırılması için bir takvim içeriyordu.
Lübnan hükümeti ülkenin yeni bir savaşa sürüklenmesini önlemeye çalıştı. Hizbullah’ın 2 Mart’taki saldırısından saatler sonra Cumhurbaşkanı Avn başkanlığında acil toplantı yapıldı.
Toplantı sonrası yayımlanan kararda, Lübnan topraklarından başlatılan herhangi bir askeri eylem reddedildi ve savaş ile barış kararının yalnızca devletin yetkisinde olduğu vurgulandı.
Kararda ayrıca Hizbullah’ın tüm askeri ve güvenlik faaliyetlerinin derhal yasaklanmasını öngörüldü.
Cumhurbaşkanı Avn toplantı öncesinde Hizbullah’ın eylemini “sorumsuz” olarak nitelendirerek, bunun Lübnan’ı bölgesel bir çatışmaya sürükleyebileceği uyarısında bulundu. Başbakan da benzer şekilde “Lübnan halkını koruma” sözü verdi.
İsrail’in yanıtı
İsrail, Kasım 2024 anlaşmasına rağmen saldırılarını sürdürdü ve Hizbullah’ın gerçekleştirdiği saldırıları gerekçe göstererek, Lübnan’a karşı geniş çaplı bir operasyon başlattı.
Bu operasyon için yaklaşık beş askeri tümen konuşlandırıldı ve hedef açıkça, sınır ile Litani Nehri arasındaki bölgenin işgal edilmesi ve Hizbullah’ın buradan tamamen çıkarılması olarak belirlendi.
İsrail daha önce de defalarca, Lübnan hükümeti Hizbullah’ı silahsızlandırıp güneyden çıkarmazsa bunu kendisinin yapacağı konusunda tehdit etmişti.
İsrail, Hizbullah’ın iki yılı aşkın süredir süren çatışmalarda aldığı darbelere rağmen yüksek askeri kapasitesini koruduğunu görünce, Lübnan’da Gazze modelini uygulamaya yöneldi.
Litani’nin güneyindeki geniş alanlar boşaltılmış bölge ilan edildi, bir milyondan fazla Lübnanlı yerinden edildi ve çok sayıda köy tamamen yıkıldı.
Bombardıman Beyrut’un güney banliyölerini, Bekaa’yı ve ülkenin diğer bölgelerini de kapsadı. Hizbullah’la bağlantılı olduğu düşünülen finansal, sosyal ve eğitim kurumları hedef alındı.
Cumhurbaşkanı Avn, 9 Mart’ta savaşın durdurulması için bir girişim sundu. Bu girişim, kapsamlı bir ateşkes, İsrail güçlerinin Lübnan topraklarından çekilmesi, Lübnan ordusunun uluslararası sınır boyunca yeniden konuşlandırılması ve devlet otoritesinin güneyde tesis edilmesini öngörüyordu. Bu da, devlet kontrolü dışındaki silahlar sorununu ele almasına olanak tanıyacaktı.
Buna karşılık, uluslararası himayede İsrail ile doğrudan müzakereler başlayacak ve taraflar arasındaki çatışmayı sona erdirmek için kalıcı güvenlik düzenlemeleri sağlanacaktı. Ancak İsrail bu girişimi görmezden gelerek askeri hedeflerine ulaşmak için savaşı sürdürdü.
Güçsüz bir konumda sunulan ve hiçbir garantili karşılığı olmayan tavizler içeren girişimler, daha güçlü tarafın görmezden gelmesine ve daha sonra daha büyük tavizler beklemesine neden olur.
İsrail’in uzun süredir arzuladığı doğrudan müzakereler, bu kez talep edilmeden gündeme gelmiş, ancak buna rağmen Tel Aviv yönetimi tekliflere yanıt verme gereği duymamıştı.
Savaş sırasında bazı Lübnan medya organlarında dikkat çeken bir söylem de ortaya çıktı. Bu söylemler, yalnızca Hizbullah’ı savaşın sorumlusu ilan etmekle kalmadı, İsrail’in ihlallerini tamamen görmezden gelerek, açık biçimde normalleşme ve hatta İsrail ile ittifak çağrılarını da içerdi.
Bu yaklaşım, yalnızca Hizbullah’ın savaşa katılımı konusundaki siyasi ayrışmanın ötesine geçerek, derin bir siyasi, psikolojik ve kültürel kutuplaşmayı yansıttı.
Lübnan iç savaşında görülen bu tür söylemler, uzun yıllar sonra yeniden açık şekilde dile getirilmeye başlandı.
Hizbullah ile 45 gün süren yoğun çatışmaların ardından İsrail, Litani’nin güneyindeki bölgenin tamamını işgal etmeyi başaramadı.
Sonunda ABD baskısıyla ateşkesi kabul etmek zorunda kaldı. Ancak İsrail, Gazze’de olduğu gibi “sarı hat” olarak adlandırdığı bir güvenlik kuşağını elinde tuttu.
Aynı zamanda Lübnan hükümetiyle doğrudan müzakerelere başlanması kabul edildi. Bu sürecin amacı, Lübnan’daki savaşın İran’dan ayrıştırılması ve nihayetinde bir barış anlaşmasına ulaşılması olarak belirlendi.
Bu yaklaşım, Trump’ın ilk döneminde başlatılan İbrahim Anlaşmaları’nı genişletme ve ikinci döneminde Lübnan’ı bu sürece dahil etme hedefiyle de örtüşüyordu.
Washington müzakereleri
Washington’da 14 Nisan’da büyükelçiler düzeyinde gerçekleşen görüşme, İsrail ile Lübnan arasında 1993’te Madrid Barış Konferansı çerçevesinde yapılan görüşmelerden bu yana ilk doğrudan müzakere oldu.
Trump’ın ateşkes anlaşmasını açıklamasından hemen önce ABD Dışişleri Bakanlığı, Lübnan ve İsrail heyetleri arasında varılan mutabakat zaptının tam metnini yayımladı.
Metinde, 16 Nisan 2026 itibarıyla çatışmaların durdurulması ve bunun “iki taraf arasında barış müzakerelerinin başlatılması için uygun koşulları hazırlaması” öngörüldü.
Mutabakat, İsrail’in “yakın veya mevcut tehditlere karşı gerekli gördüğü önlemleri alma hakkını” saklı tuttuğunu belirtirken, buna karşılık Lübnan topraklarında kara, hava ve denizden saldırı operasyonları düzenlememe taahhüdünü de içerdi.
Ayrıca ateşkesin yürürlüğe girmesiyle birlikte, uluslararası destekle Lübnan hükümetinin Hizbullah ve diğer silahlı grupların İsrail’e yönelik herhangi bir saldırı veya düşmanca faaliyet yürütmesini engellemek için ciddi adımlar atacağı ifade edildi.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın muhtırayı yayımlanmasının ardından Trump, Lübnan’da 10 gün süreli ateşkes anlaşmasına varıldığını açıkladı.
Truth Social platformunda yaptığı paylaşımda Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Genelkurmay Başkanı Dan Caine’e “kalıcı barışın sağlanması için İsrail ve Lübnan ile çalışma” talimatı verdiğini belirtti.
Bir diğer paylaşımında ise, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Cumhurbaşkanı Avn’ı Beyaz Saray’a davet ederek, “1983’ten bu yana İsrail ile Lübnan arasındaki ilk ciddi görüşmeleri” başlatacağını ifade etti.
Bu ifade, İsrail ile Lübnan arasında imzalanan ve Suriye’nin reddi ile birçok etkili Lübnanlı siyasi gücün muhalefeti sonucu çöken 17 Mayıs 1983 Anlaşması’na gönderme olarak değerlendirildi.
Söz konusu anlaşma, Beyrut dahil Lübnan’ın İsrail işgali altında olduğu bir dönemde imzalandığı için “dayatma anlaşması” olarak nitelendirilmişti.
Hizbullah, Washington müzakerelerinin sonuçlarını reddederek bunları İsrail’e verilmiş karşılıksız tavizler olarak değerlendirdi.
Örgüt, herhangi bir ateşkesin İsrail’e Lübnan topraklarında “hareket serbestisi” tanımaması gerektiğini vurguladı ve İsrail askeri varlığının sürmesinin “direniş hakkını” meşru kıldığını belirtti.
Ateşkese bağlı kalmasına rağmen Hizbullah, bunun hükümetin doğrudan müzakereleri sonucu değil, güneydeki direnişin ve İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatarak ABD üzerinde kurduğu baskının sonucu olduğunu savundu.
Bu yaklaşım, Lübnan’daki taraflar arasındaki derin görüş ayrılıklarını ortaya koydu.
İsrail’in Lübnan’ın güneyindeki planları
Trump’ın Lübnan’da çatışmaların durdurulduğunu açıklaması, İsrail içinde geniş çaplı tartışmalara yol açtı. Hedeflere ulaşılmadan savaşın durdurulmasına yönelik güçlü bir muhalefet ortaya çıktı.
Netanyahu anlaşmayı “tarihi bir barış anlaşmasına ulaşmak için diplomatik fırsat” olarak nitelendirse de, askeri hedeflerin henüz tam anlamıyla gerçekleştirilmediğini ve Hizbullah’ın tasfiye edilmesine yönelik çabaların süreceğini vurguladı.
Ateşkes yürürlüğe girmiş olmasına rağmen Hizbullah’ın silahsızlandırılmasının henüz sağlanamadığını belirterek bunun ilerleme için temel şart olduğunu ifade etti.
Bu çerçevede İsrail ordusu 18 Nisan’da Güney Lübnan’da “sarı hat” olarak adlandırılan bir sınır hattı oluşturduğunu duyurdu.
Gazze’de uygulanan modele benzer şekilde tasarlanan bu hat kapsamında, hatta yaklaşan kişilere yönelik saldırıların sürdürüleceği belirtildi.
Bu yaklaşım, İsrail’in ateşkesi farklı yorumladığını ve Hizbullah’a karşı operasyonel serbestisini korumayı amaçladığını gösterdi.
Söz konusu durum, İsrail’e Hizbullah’a karşı hareket özgürlüğü ve Gazze modelini kopyalayarak sınır güvenliği ortamını yeniden şekillendirme olanağı tanıyor.
Medyada yer alan haberlere göre İsrail, sınır boyunca 4 ila 10 kilometre derinliğinde bir güvenlik kuşağı oluşturmayı ve bu alandaki yaklaşık 55 köy ve kasaba sakinlerinin geri dönüşünü engellemeyi planlıyor.
Dahası, bu yaklaşım, Netanyahu’nun Lübnan’ın güneyinden Suriye’deki Yermuk Havzası’na uzanan bir tampon bölge oluşturulmasını içeren daha geniş bir güvenlik vizyonuyla bağlantılı.
Böyle bir plan, Suriye ve Lübnan sınırındaki bölgelerin coğrafi olarak birbirine bağlanarak İsrail kontrolü altında tutulmasını hedefliyor. Plana, Litani Nehri’nin kuzeyine doğru zorunlu göç uygulamaları da eşlik ediyor.
Süreç, daha önce güneyde kontrolün kalıcı hale getirilmesi ve ilerleyen aşamada Zahrani hattına doğru genişletilmesi senaryolarının tartışıldığı bir stratejinin parçası olarak görülüyor.
Bu çerçevede, ateşkes yürürlükte olmasına rağmen, İsrail Lübnan’ın güneyindeki askeri operasyonlarını sürdürdü. Birçok bölgede evleri hedef alarak yıkım gerçekleştiren İsrail, bu adımlarla sivillerin geri dönüşünü engellemeyi amaçladı.
İsrail ordusu bu operasyonları, kendi konuşlandığı alanlara yaklaşan unsurları “yakın tehdit” olarak nitelendirerek meşrulaştırdı.
Ordu, “meşru müdafaa ve acil tehditlerin ortadan kaldırılması” kapsamında yürütülen bu faaliyetlerin, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı mutabakat zaptına dayanan ateşkes düzenlemeleriyle sınırlı olmadığını savundu.
Bu durum, söz konusu ateşkesin özünde 27 Kasım 2024 anlaşmasından farklı olmadığını ortaya koydu. Zira metinde yer alan muğlak hükümler, İsrail’e bunları kendi yaklaşımına göre yorumlama ve dilediği zaman ihlal etme imkanı tanıyor.
İsrail ayrıca ateşkes süresince Lübnan’ın güneyinde işgal ettiği bölgelerde kalacağını ve Litani Nehri’nin güneyinin “Hizbullah unsurlarına yasak bölge” olacağını vurguladı.
Bu bağlamda İsrail’in, güneydeki sivillerin önemli bir bölümünü Hizbullah’la bağlantılı kabul etmesi, Litani’nin güneyinde geniş alanlar üzerindeki kontrolünü sürdürme hedefini yansıtıyor.
Sonuç
ABD’nin Lübnan’ı İbrahim Anlaşmaları sürecine dahil etme yönündeki baskıları ve İsrail’in Lübnan’ın güneyinde nüfuz alanı oluşturma hedefleri karşısında ülke son derece zor bir tabloyla karşı karşıya bulunuyor.
Bu tablo, Lübnan’ı iki seçenekle yüz yüze bırakıyor: Hizbullah’ın altyapısını tasfiye ve silahsızlandırma gerekçesiyle İsrail saldırılarının sürmesi ya da ABD-İsrail baskısıyla örgütün zorla silahsızlandırılması sonucu bir iç çatışma riski.
Mevcut koşullar altında Lübnan’da ulusal diyalog ihtiyacı her zamankinden daha acil hale gelmiş durumda. Böyle bir diyalog, İsrail’in Lübnanlı aktörleri birbirine karşı kullanma ihtimalini azaltabilir.
Öte yandan Hizbullah’ın da artan iç ve dış baskılar karşısında silahsızlanmayı kabul etmeme konusunda ısrarlı tutumu sürdürme kapasitesinin sınırlı olduğu görülüyor.
Nitekim örgüt, “ulusal egemenliğin sağlanması ve iç çatışmanın önlenmesi” temelinde devletle iş birliğine açık olduğunu belirterek yeni bir sayfa açılabileceği mesajı verdi.
Kaynak : Alaraby