İsrail ve ABD’nin Hesapları: İran’a Yönelik Savaşın Durdurulmasına İlişkin Vizyonlar

İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik operasyonunda üçüncü hafta geride kalırken, Hürmüz Boğazı’nın kapanması küresel enerji krizini tetikledi. Trump yönetimi "çıkış stratejisi" arayışına girerken, Netanyahu hükümeti suikastlar ve stratejik hamlelerle Washington’un elini kolunu bağlayarak savaşı rejimi devirme noktasına taşımaya çalışıyor. İşte tüm detaylar...
İsrail ve ABD’nin Hesapları İran’a Yönelik Savaşın Durdurulmasına İlişkin Vizyonlar

24.03.2026 - 15:27  |  Son Güncellenme:  26.03.2026 - 09:52

İsrail - ABD’nin İran’a karşı savaşında üçüncü hafta biterken, Hürmüz Boğazı üzerinden deniz trafiğinin durması nedeniyle küresel enerji krizi derinleşti. 

ABD Başkanı Donald Trump yönetiminden gelen çelişkili sinyaller, İran’ın ateşkesi kabul etme koşulları ve ABD ile İsrail’in hedeflerindeki bazı farklılıklar göz önüne alındığında, savaşı nasıl sona erdireceğine dair değerlendirmeler farklılık gösteriyor. 

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümeti, Tahran ile Washington arasında savaşı erken sona erdirecek ve rejimi devirme veya en azından zayıflatma hedeflerini tamamlama fırsatını ortadan kaldıracak bir anlaşmaya varma ihtimalini engellemeye çalışıyor. 

1- ABD’nin stratejisindeki bocalama 

ABD Başkanı Trump, Genelkurmay Başkanı General Dan Caine de dahil olmak üzere yönetimindeki bazı yetkililerin, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ihtimali de dahil İran ile sonuçları öngörülemeyen bir savaşa girmenin muhtemel sonuçlarına ilişkin uyarılarını göz ardı etti. 


Trump, İran’ın eski Dini Lideri Ali Hamaney’in başkanlık ettiği ve en üst düzey askeri ve güvenlik komutanlarının katıldığı bir toplantıya ilişkin istihbarat raporlarından cesaret alarak, İsrail ile birlikte savaşı başlatmakta ısrar etti. 

Söz konusu raporlar, 28 Şubat sabahı Hamaney’in konutunda düzenlenen toplantının hedef alınmasıyla İran liderliğinin ortadan kaldırılmasının rejimi felç edeceğini ve hatta çöküşüne yol açabileceğini öne sürüyordu. 

Ancak İsrail’in ilk saldırısının ardından İran rejiminin gösterdiği direnç ve hızlı yanıtı, İsrail’e ve Ürdün ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ndeki (IKBY) ABD üslerine balistik füzeler ve insansız hava araçları (İHA) fırlatması, ayrıca Körfez ülkelerindeki altyapı ve enerji tesislerini hedef alması, ABD’ye maliyeti artırmak ve savaşı durdurmaya zorlamak amacıyla yaptığı bu hamleler Trump açısından sürpriz oldu. 

Trump, İran’ın teslim olmamasına şaşırdı. Zira Venezuela’da olduğu gibi Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun devrilmesinin rejimin geri kalanıyla bir uzlaşının önünü açtığı bir senaryoya benzer bir gelişme umuyordu. 

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması ve küresel piyasaya giden petrol arzının yaklaşık yüzde 17’si ve sıvılaştırılmış gaz üretiminin yaklaşık yüzde 20’sini içeren deniz taşımacılığı yollarını kesmesiyle birlikte, İsrail-ABD’nin operasyonu daha da karmaşık hale geldi.  

Bu durum, Trump'ı savaşın başında açıkladığı ve İranlıları rejimlerini devirmeye çağırmayı da içeren hedeflerini yeniden gözden geçirmeye sevk etti. 

Böylece hedefler, zafer ilan etmesine imkan verecek, ardından savaşı durdurup daha fazla angajmandan kaçınmasını sağlayacak şekilde daha gerçekçi bir çerçeveye çekildi. 

Bu doğrultuda, İran donanması, hava savunma sistemleri ve askeri sanayi altyapısının yok edildiği, ayrıca İran liderliğinin büyük bölümünün ortadan kaldırıldığı ilan edildi. 

Söz konusu çerçevede Trump ve yönetimindeki diğer yetkililer, ABD ordusunun İran’ın füze kapasitesinin yaklaşık yüzde 90’ını ve İHA’ların yüzde 95’ini imha ettiğini iddia ederek, başarı vurgusu yaptı. Ancak bu rakamların doğruluğunu şu aşamada teyit etmek güç görünüyor.  

Trump, İran’a Hürmüz Boğazı’nı yeniden açması için baskı kurmak amacıyla, İran petrol endüstrisinin kalbi sayılan Hark Adası’ndaki askeri tesislerin hedef alınması talimatını verdi.  

Ayrıca petrol fiyatlarının varil başına 100 doların üzerine çıkması ve Avrupa’da gaz fiyatlarının yüzde 50 artması üzerine, boğazı açmak için uluslararası bir koalisyon oluşturma ihtimalini araştırmaya başladı. 

Bu gelişmeler Washington’u, piyasaların dengesini korumak amacıyla Rus petrol ihracatına yönelik yaptırımları gevşetmeye zorladı. 

ABD’nin attığı adımlar, Japonya’daki Okinawa Üssü’nden Körfez bölgesine birkaç bin ABD Deniz Piyadesi (Marines) gönderme kararı da dahil olmak üzere, İran’ın tutumu üzerinde fazla etkili olmadı.  

Sonuç olarak, Trump bir çıkış stratejisi aramaya başladı ve bunu, Tahran’ın savaşı sona erdirmek için kendisiyle iletişime geçmeye çalıştığını iddia ederek destekledi. 

Ayrıca krizin başta patlak vermesine yol açan şartlar ve gerekçeler yeniden gündeme getirildi. 

Bu talepler arasında İran’ın nükleer programının tasfiye edilmesi, sıfır zenginleştirme ilkesini kabul etmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın 10 nükleer bomba üretmeye yetecek kadar olduğunu iddia ettiği yaklaşık 400 kilogram %60 oranında zenginleştirilmiş uranyum da dahil olmak üzere uranyum stokunun teslim edilmesi yer alıyor. 

Kamuoyunun uzun süreli bir savaşa sürüklenme ihtimaline ilişkin endişelerini yatıştırmak ve İran’ın askeri baskı altında geri adım atacağı umuduyla zaman kazanmak isteyen Trump, savaşın sonunun yakın olduğunu tekrarlamaya özen gösterdi. Ancak somut bir tarih vermekten kaçındı.  

Bu durum, hesaplarının yanlış çıktığının anlaşılmasının ardından karşı karşıya kaldığı açmazı yansıtıyor. 

2- İsrail’in hedeflerinin netliği 

İsrail, İran’ın nükleer silah edinmesinin “tehlikelerine” ve balistik füze programına sürekli vurgu yapmasına rağmen, ABD ile birlikte savaşa girme konusundaki temel hedefini gizlemedi. Bu hedef, İran rejiminin devrilmesiydi. 

Netanyahu

Netanyahu, İsrail'in Orta Doğu'yu yeniden şekillendirdiğini, bölgenin önde gelen gücü ve bazı alanlarda küresel bir güç haline geldiğini övünerek dile getirdi. 

Bu çerçevede İsrail, İran rejimine güvenilemeyeceği ve nükleer silah arayışına ilişkin açıklamalarının inandırıcı olmadığı gerekçesiyle, Tahran’ın nükleer programına ilişkin herhangi bir anlaşma ihtimaline karşı çıkmayı sürdürdü. 

İsrail yönetimi, İran’la baş etmenin en etkili yolunun rejimin devrilmesi ve yerine Batı ile uyumlu bir yönetim kurulması olduğunu savunuyor. 

Öte yandan İsrail’in, ABD ve bölgedeki müttefiklerinden farklı olarak, mevcut rejime alternatif bir yapının bulunup bulunmadığı ya da İran’ın olası bir kaosa sürüklenmesinin sonuçlarına ilişkin belirgin bir hassasiyet göstermediği görülüyor. 

İran’daki mevcut rejimin ayakta kalması ve aldığı kayıpları telafi edebilmesi, İsrail’i, Trump’ın rejimi yerinde bırakacak bir anlaşmaya yönelebileceği ihtimaline karşı, kamuoyuna açıkladığı hedeflerin çıtasını düşürmeye yöneltti. 

Bu kapsamda İsrail, rejimin geleceğinin İran halkı tarafından belirleneceği yönünde açıklamalar yapmaya başladı. 

Buna karşın İsrail, ABD kamuoyunda ülkesinin Washington’u savaşa sürüklediği yönündeki görüşlerin güçlenmesi ve ABD’nin üstleneceği maliyetlerin sorumluluğunun kendisine yüklenmesi ihtimaline rağmen, Washington ile Tahran arasında bir anlaşmaya varılmasını engellemeye yönelik girişimlerini sürdürdü. 

Bu çabaların son örneği, İran Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri ve Ali Hamaney’in öldürülmesinin ardından rejimde en güçlü siyasi figürlerden biri olarak öne çıkan Ali Laricani’nin suikastla öldürülmesi oldu. 

Laricani’nin, muhafazakar kimliğine rağmen, konumu ve geçmişi itibarıyla Washington ile savaşı sona erdirebilecek bir anlaşmayı müzakere edebilecek ve kamuoyuna kabul ettirebilecek en pragmatik isimlerden biri olduğu belirtiliyordu. 

Savaş öncesinde Katar ve Umman’a gerçekleştirdiği temaslarda İran-ABD ilişkilerinde değişimi içeren çözüm önerileri sunduğu ifade edilirken, ABD kaynakları da Laricani’yi olası bir geçiş sürecinde öne çıkan isimlerden biri olarak görüyordu. 

Bu suikastla İsrail’in, rejim içindeki daha sert kanadı öne çıkararak, ABD’nin önünde anlaşma seçeneğini ortadan kaldırmayı ve tek seçenek olarak rejimin devrilmesini bırakmayı hedeflediği anlaşılıyor.  

Nitekim İsrail’in hedefleri, İran’ın parçalanmasına ya da ülkenin kaos ve hatta iç savaş ortamına sürüklenmesine kadar uzanıyor. 

En azından, olası bir ateşkes anlaşmasına varılmadan önce, İran’ın sadece askeri yeteneklerini değil, aynı zamanda enerji tesisleri ve petrol ve doğalgaz ihracat kapasitesi de dahil olmak üzere sivil altyapısını ve ekonomik kapasitesini yok ederek, 1991-2003 yılları arasındaki Irak’taki duruma benzer şekilde, İran’ı olabildiğince zayıflatmayı amaçlıyor. 

İsrail’in rejimi zayıflatma çabası, polis karakollarını, kamu güvenliğini ve tüm kolluk kuvvetlerini hedef alarak, toplumda kamu düzenini sağlama yeteneğini de baltalamayı içeriyor. 

İsrail, savaşın daha da kötüleştirdiği zor ekonomik ve yaşam koşulları nedeniyle, Haziran 2025’teki savaşta olduğu gibi, savaş bittikten sonra protestoların patlak vermesini bekliyor. 

3- İran’ın savaşı sona erdirme vizyonu 

İran’ın askeri kapasitesi, silah programları ve sivil altyapısında ciddi kayıplar yaşanmasına rağmen, yalnızca mevcut savaşı sonlandıracak ancak yeni çatışma riskini ortadan kaldırmayacak bir anlaşmaya sıcak bakmadığı görülüyor. 

Çünkü böyle bir anlaşma, İran'ı yaptırımlar altında kuşatılmış ve kan kaybederken, bir sonraki savaşı beklemeye bırakacaktır. 

İran, Haziran ayında ABD’nin ateşkes teklifini gelecekteki saldırılara karşı güvenceler olmadan kabul ederek yaptığı hatayı tekrarlamaktan endişe ediyor. 

Dolayısıyla ateşkes, Trump yönetimi ve Netanyahu hükümeti için yeniden toparlanma, İran füzeleri ve İHA’larına karşı koyacak yeterli mühimmat üretme ve İran’ı boyunduruk altına alma veya rejimini devirme hedeflerine bu savaşta ulaşamadıktan sonra saldırılara yeniden başlama fırsatından başka bir şey değildir. 

Bu nedenle İran, ateşkesi kabul etmek için iki temel şart öne sürüyor: İsrail ve ABD’nin yeniden saldırmayacağına dair güvence verilmesi ve 2018’de nükleer anlaşmadan çekilmenin ardından yeniden uygulanan ekonomik yaptırımların kaldırılması. 

İran tarafı, yaptırımların sürmesi halinde ülkenin 1991 Körfez Savaşı sonrası Irak’a benzer şekilde uzun süreli ekonomik ve toplumsal yıpranma sürecine girebileceğinden endişe ediyor. 

Bu süreçte Irak’ın zayıflaması, nihayetinde işgalinin kolaylaşmasına ve halkın krizden çıkış yolu olarak bu süreci kabullenmesine zemin hazırlamıştı. 

Sonuç 

ABD’nin İsrail gündemi doğrultusunda İran’a saldırıya sürüklenmesi, bölgeyi ve dünyayı son on yılların en ağır uluslararası krizlerinden birinin içine soktu. 

Steve Witkoff ve Jared Kushner

İngiliz Guardian gazetesine göre bu kriz, Trump’ın danışmanları Steve Witkoff ve Jared Kushner, ABD çıkarları yerine İsrail ajandasını öne çıkarmasaydı önlenebilirdi.  

Trump yönetiminin Netanyahu'nun izinden giderek, dünyayı içine soktuğu çıkmazın yarattığı endişe, NATO üyesi devletlerin İran’a karşı bir savaşa katılmayı ezici bir çoğunlukla reddetmesinde açıkça görülüyor.  

Zira ittifakın mevcut anlaşma çerçevesi, saldırıyı başlatan bir üyeye otomatik destek verilmesini öngörmüyor. 

Mevcut tabloda en kritik soru, Washington ile Tahran’ın taleplerinin nasıl uzlaştırılacağı ve krizin hangi çerçevede sona erdirileceği olarak öne çıkıyor. 

Ancak değerlendirmeler, İsrail faktörünün denklem dışında bırakılmadan kalıcı bir çözüm sağlanmasının zor olduğuna işaret ediyor. 

 

Kaynak: Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi  (Alaraby)