İslamabad Mutabakatı: Washington ile Tahran’ın Savaştan Müzakere Sürecine Geçişi

İslamabad Mutabakatı

22.06.2026 - 17:28  |  Son Güncellenme:  22.06.2026 - 17:39

ABD’nin 28 Şubat’ta başlattığı savaştan üç aydan fazla bir süre sonra, ABD ve İran, Pakistan ve Katar’ın arabuluculuğunda hazırlanan bir mutabakat zaptı üzerinde anlaşmaya vardı. 

Anlaşmaya göre Lübnan da dahil olmak üzere tüm cephelerde çatışmalar durdurulacak, Hürmüz Boğazı yeniden deniz trafiğine açılacak ve İran’ın nükleer programına ilişkin müzakereler başlatılacak.  

Buna karşılık Washington yönetimi İran limanlarına uyguladığı ablukayı kaldıracak, ekonomik kolaylıklar sağlayacak ve bazı yaptırımlarda muafiyetler tanıyacak. 

Söz konusu mutabakat, savaşın başlamasından bu yana Washington ile Tahran arasında sağlanan ilk doğrudan uzlaşı niteliğini taşıyor. Ancak anlaşma, taraflar arasındaki krizi tamamen sona erdiren nihai bir çözümden ziyade, savaş sonrası dönemin yönetilmesini amaçlayan geçiş sürecinin çerçevesini oluşturuyor. 

Anlaşma kapsamında temel anlaşmazlık konularının büyük bölümü daha sonraki müzakerelere bırakılırken, nihai bir anlaşmaya varılması için 60 günlük süre öngörülüyor.  

Bu nedenle mutabakat, kapsamlı bir stratejik uzlaşıdan çok genel ilkeleri ve güven artırıcı adımları içeren bir ön anlaşma olarak değerlendiriliyor. 

Uzmanlara göre mutabakatın siyasi ve stratejik açıdan önemi, askeri gücün sahada belirleyici sonuçlar üretme kapasitesinin sınırlarını ortaya koyması ve çatışmanın askeri cepheden müzakere masasına taşındığını göstermesi. 

Askeri seçenek başarısız oldu 

ABD yönetimi, İsrail’in kışkırtmasıyla ve Başkan Donald Trump’ın güçlü bir imaj yansıtma arzusuna dayanarak savaşa girdi. 

ABD ve İsrail yönetimi, İran’ın nükleer programının ortadan kaldırılması, füze kapasitesinin zayıflatılması, bölgesel nüfuzunun sınırlandırılması ve hatta rejimin iç baskılar yoluyla devrilmesi gibi geniş kapsamlı hedefler ilan etti. 

Savaş sürecinde hedeflerde zaman zaman değişiklikler yaşansa da temel strateji, askeri üstünlük yoluyla bölgedeki güç dengelerini yeniden şekillendirmek üzerine kuruluydu. Ancak sahadaki gelişmeler, bu hedeflerin güç kullanılarak gerçekleştirilmesinin sanıldığı kadar kolay olmadığını ortaya koydu. 

İran’ın askeri, güvenlik ve siyasi liderliğini hedef alan yoğun saldırılar sonucunda üst düzey isimler öldürüldü, stratejik tesislerde ağır hasar meydana geldi. Buna rağmen İsrail güvenlik teşkilatlarının beklentilerinin aksine İran yönetimi çökmedi. Devlet mekanizmasını işletme ve savaşı sürdürme kapasitesini korudu. 

Aynı zamanda İran, ABD’nin bölgedeki üsleri ve kritik tesislerini hedef alarak, Hürmüz Boğazı’nı kapatıp uluslararası deniz ticaretini tehdit ederek savaşın bedelini yükseltti. 

Böylece Washington üzerindeki baskıyı artıran Tahran, ABD’yi savaşı sona erdirmeye zorlamayı başardı. 

Öte yandan İran da ağır bedeller ödedi. Çok sayıda kritik tesis tahrip edilirken, ülkenin nükleer programı ciddi zarar gördü. 

Askeri çıkmazın derinleşmesi ve ekonomik bedelin her geçen gün artması, Washington açısından savaşı kesin zafer arayışından, yönetilmesi gereken bir krize dönüştürdü. 

Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin aksaması, küresel enerji arzı konusunda ciddi endişelere yol açarken, dünya ekonomisinde yeni bir kriz ihtimalini gündeme getirdi. 

Aynı zamanda savaşın sürmesinin, tarafların katlandığı bedellerle orantılı siyasi kazanımlar üretmeyeceğine dair görüş güç kazandı. 

Bu çerçevede İslamabad Mutabakatı, hem Washington hem de Tahran’ın savaşın devam etmesi halinde belirleyici yeni kazanımlar elde edemeyeceğini kabul ettiğini gösteren bir adım olarak görülebilir. 

Taraflar açısından müzakere süreci, askeri çatışmanın sürdürülmesine kıyasla daha gerçekçi ve sürdürülebilir bir seçenek olarak öne çıkıyor. 

İslamabad Mutabakatı: Savaşı sonlandırmak için bir çerçeve 

Söz konusu mutabakat, güvenlik açısından gerilimin azaltılması ile ekonomik teşviklerin eş zamanlı olarak devreye sokulmasına dayanıyor.  

Hürmüz Boğazı

Anlaşma kapsamında İran, Hürmüz Boğazı’nı yeniden uluslararası deniz trafiğine açmayı, nükleer programına ilişkin müzakerelere geri dönmeyi ve nükleer silah edinme niyetinde olmadığı yönündeki taahhüdünü yinelemeyi kabul etti. Ancak dikkat çeken nokta, Hürmüz Boğazı’nın savaş öncesinde de açık olması ve Tahran’ın çatışmalar başlamadan önce de nükleer silah üretmeme taahhüdünde bulunmuş olması. 

Buna karşılık ABD, İran limanlarına uygulanan deniz ablukasını kaldırmayı, geniş kapsamlı yaptırım muafiyetleri sağlamayı, İran’ın petrol ihracatına yeniden başlamasına izin vermeyi ve dondurulmuş varlıklarının bir bölümünü serbest bırakmayı kabul etti. 

Mutabakat ayrıca, anlaşmanın uygulanmasını denetleyecek bir mekanizma kurulmasını ve 60 gün içinde nihai bir anlaşmaya ulaşılması için hazırlık yapılmasını öngörüyor. 

Bununla birlikte Washington’ın savaşa gerekçe gösterdiği temel başlıkların büyük bölümü sonraki müzakere aşamalarına bırakıldı.  

ABD’nin müzakereleri durdurup savaş başlatmasından önce Cenevre ve Maskat’ta müzakerelerin devam ettiğini hatırlatmakta fayda var. 

Uzmanlara göre mutabakat, taraflar arasındaki temel anlaşmazlıkları çözmekten ziyade savaşı durdurmak, krizi yönetmek ve müzakere masasına geri dönmek için bir çerçeve gibi görünüyor. 

Askeri operasyonları durdurma ve gerilimin yeniden artmasına yönelik riskleri kontrol altına almada başarılı olsa da, taraflar arasındaki anlaşmazlığın temel nedenlerini ele almıyor. 

Bu çerçevede Hürmüz Boğazı’nın güvenliği, İran’ın nükleer programından daha fazla öne çıkan bir uzlaşı alanı olarak değerlendiriliyor.  

Küresel enerji arzına ilişkin kaygıların artması, boğazın kriz sürecindeki stratejik önemini daha da artırdı. 

Anlaşmanın ekonomik boyutu 

Anlaşmanın en dikkat çekici yönlerinden biri de İran’a sağlanan ekonomik kazanımlar oldu.  

Mutabakat zaptı, İran’ın petrol ihracatı üzerindeki kısıtlamaların hafifletilmesini, ülkenin küresel finans sistemine kademeli olarak yeniden entegre edilmesini ve onlarca milyar dolar olduğu belirtilen dondurulmuş varlıklarının bir bölümünün serbest bırakılmasını içeriyor. 

Bu madde, müzakerelerin tıkanması ve birden fazla kez neredeyse çökmesine yol açmasının başlıca nedenlerinden biriydi.  

Uzun yıllardır yaptırımlar altında bulunan ve savaş nedeniyle ekonomik sıkıntıları daha da derinleşen İran açısından bu kaynaklar hayati öneme sahip. 

Serbest bırakılacak fonların ve yeniden başlayacak petrol ihracatının, İran hükümetine savaşın ekonomik ve sosyal etkilerini hafifletmesinin yanı sıra savaş sırasında zarar gören ekonomik ve sanayi altyapısının yeniden inşası için önemli mali kaynak sağlaması bekleniyor.  

Ancak bu düzenlemeler ABD içinde de tartışmaları beraberinde getirdi. Özellikle Trump’ın 2015 tarihli nükleer anlaşmadan çekilmesinden, İran’a karşı savaş başlatmasına kadar uzanan politikasının sonuçları sorgulanmaya başlandı. 

Trump geçmişte, İran’ın uranyum zenginleştirme oranını yüzde 3,67 ile sınırlandırması karşılığında dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmasını kabul eden eski Başkan Barack Obama yönetimini sert şekilde eleştirmişti.  

Buna karşın yeni anlaşma kapsamında ABD’nin, İran’ın nükleer programına ilişkin net ve bağlayıcı taahhütler almadan milyarlarca dolarlık varlığı serbest bırakmayı ve petrol ihracatına yönelik yaptırımları hafifletmeyi kabul etmesi dikkat çekiyor. 

Nükleer Program: Ertelenen asıl anlaşmazlık 

İran’ın nükleer programı savaşın temel gerekçesi olarak gösterilmesine rağmen, mutabakat bu konuda ayrıntılı bir çözüm sunmuyor.  

Metinde yalnızca İran’ın nükleer silah edinmeme taahhüdü yeniden teyit edilirken, zenginleştirilmiş uranyum stok seviyesinin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) denetiminde düşürülebileceğine işaret ediliyor. 

Buna rağmen temel sorunlar çözümsüz kalmaya devam ediyor.  

İran’ın mevcut uranyum zenginleştirme kapasitesini koruyup korumayacağı, başlıca nükleer tesislerinin geleceği ve ileride uygulanacak denetim mekanizmasının kapsamı konusunda herhangi bir netlik bulunmuyor.  

Ayrıca taraflar arasındaki anlaşmazlığın merkezinde yer alan, yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stoklarının akıbeti de belirsizliğini koruyor. 

Bu durum, taraflar arasındaki görüş ayrılıklarının derinliğini ortaya koyarken, önümüzdeki dönemde yürütülecek müzakerelerin ateşkes görüşmelerinden çok daha zorlu geçeceğine işaret ediyor.  

Çünkü nükleer dosya yalnızca teknik bir mesele değil, aynı zamanda bölgesel güvenlik dengeleri, İran’ın bölgedeki konumu ve uluslararası yaptırım sisteminin geleceğiyle de doğrudan bağlantılı. 

Dahası, nükleer program, İranlılar için ulusal egemenlik ve prestij meselesi haline geldi. 

İran muhtemelen sonunda, teorik olarak zenginleştirme hakkını korumasına izin veren, ancak fiilen 15 veya 20 yıla kadar uzayabilecek bir süre için bu hakkı askıya alan ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın gözetimi altında zenginleştirilmiş uranyum stokunu yeniden işleme veya azaltmayı öngören bir anlaşmayı kabul edecektir. 

Ancak böyle bir anlaşma dahi, Trump yönetiminin savaşı başlatma nedeni olan, İran’ın uranyum zenginleştirme hakkından tamamen vazgeçmesini öngören hedefin oldukça gerisinde kalıyor. 

Bölgesel Boyut: Hürmüz Boğazı ve Lübnan 

İran, anlaşmayı yalnızca savaşın sona ermesi olarak değil, gelecekte kendisine yönelik olası saldırıları sınırlandıracak yeni bir bölgesel güvenlik çerçevesinin başlangıcı olarak görüyor. 

Bu nedenle İslamabad Mutabakatı’nın önemi, ABD ile İran arasındaki ikili ilişkilerin ötesine geçerek bölgesel dengeleri de etkiliyor. 

Savaş, dünyanın en kritik deniz geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemini yeniden ortaya koyarken, İran’ın küresel ticaret ve enerji akışını etkileme kapasitesini koruduğunu gösterdi. 

Söz konusu durum, Tahran’a Körfez güvenliğine ilişkin gelecekteki düzenlemelerde önemli bir pazarlık gücü kazandırıyor. 

Ayrıca mutabakat metni, İran’ın Hürmüz üzerindeki kontrolünden vazgeçmek istemediğini açık biçimde ortaya koyuyor.  

Tahran yönetimi, hizmet bedelleri veya Umman ile ortak seyrüsefer düzenlemeleri yoluyla, buradaki etkisini meşruiyet ve ekonomik kazanç kaynağına dönüştürmeyi amaçlıyor. 

Anlaşma kapsamında İran, 60 gün boyunca Basra Körfezi ile Umman Denizi arasında seyreden ticari gemilerin güvenli geçişi için gerekli tüm önlemleri almayı taahhüt ederken, bu süreçte herhangi bir ücret talep etmeyeceğini bildirdi. 

Aynı zamanda İran’ın, Körfez ülkeleriyle istişarelerde bulunarak ve uluslararası hukuka ve boğazın kıyı devletlerinin egemenlik haklarına uygun olarak, Umman ile Hürmüz Boğazı’nın gelecekteki yönetimi ve denizcilik hizmetlerine ilişkin görüşmeler yürütmesi öngörülüyor. 

Diğer yandan, anlaşmada özel önem verilen başlıklardan biri de Lübnan oldu.  

Mutabakatta tüm cephelerde askeri operasyonların sona erdirilmesine ilişkin taahhüt kapsamında Lübnan’a açık şekilde atıfta bulunulması, ülkenin bölgesel denklemdeki yerini gözler önüne serdi. 

Bu madde, Lübnan’daki istikrarın artık ABD-İran ilişkilerinden bağımsız değerlendirilemeyeceğini ortaya koydu. 

Ancak bu madde, İsrail’in savaşı sona erdirmek için çabalayan ülkelerle işbirliği yapma isteğine bağlı, aynı zamanda pratik etkisi sınırlı. 

Çünkü anlaşma, İsrail’in savaş sırasında kontrol altına aldığı bölgelerden çekilmesini zorunlu kılan herhangi bir hüküm içermiyor. Ayrıca Lübnan’ın egemenliğini garanti altına alacak somut mekanizmalara da yer verilmiyor. 

Bu bağlamda, söz konusu maddenin önemi, pratik sonuçlarından çok siyasi mesajında yatıyor.  

Nitekim İsrail yönetimi, ABD ile İran arasında yürütülen görüşmeler çerçevesinde Lübnan’a ilişkin düzenlemelere bağlı olmadığını açıkça duyurdu.  

Tel Aviv, Lübnan’a yönelik askeri operasyonlarını sürdürürken, kuzey sınırındaki güvenlik tehditleri olarak gördüğü unsurlara karşı operasyon düzenleme hakkını saklı tuttuğunu açıkça vurguluyor. 

İsrail’in yıllardır ABD üzerinde kurduğu baskı İran'a karşı savaşın başlamasında etkili olsa da, Tel Aviv’in siyasi ve askeri eylemleri, geniş uluslararası desteğe rağmen, müzakere sürecinin devam etmesinin önünde en büyük engeli oluşturuyor. 

Kazanımlar ve zorluklar 

Mutabakatın ilk sonuçları değerlendirildiğinde, İran yönetiminin anlaşmayı kamuoyuna askeri ve ekonomik baskılara karşı gösterilen direncin bir sonucu olarak sunabileceği görülüyor. 

Aylar süren çatışmalar boyunca ABD ve İsrail, bölgedeki güç dengelerini köklü biçimde değiştirmeyi hedefleyen bir söylem benimsemiş, savaşın sona ermesini İran’ın ağır şartları kabul etmesine hatta teslim olmasına bağlayan açıklamalar yapmıştı.  

Bu bağlamda, İran liderliği, ABD’nin askeri yöntemlerle sonuç alma arayışından vazgeçerek, siyasi ve diplomatik müzakere sürecine yönelmesini bir zafer olarak gösteriyor. 

İran rejiminin direnci açısından, imzalanan mutabakatın önemi yalnızca sembolik değil. 

Anlaşma, savaşın ilk dönemlerinde sıkça gündeme getirilen İran’ın nükleer programının tamamen tasfiye edilmesi, balistik füze kapasitesinin ortadan kaldırılması veya bölgesel müttefiklerinden vazgeçmesi gibi hedeflere ilişkin açık hükümler içermiyor. 

Bunun yanında uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin geleceği ve yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stoklarının akıbeti gibi en hassas konular sonraki müzakere aşamalarına bırakılmış durumda.  

Öte yandan savaş süreci, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı bölgesel güvenlik denkleminde vazgeçilmez bir jeopolitik koz olarak yeniden öne çıkarmasını sağladı.  

Küresel enerji arzı ve deniz ticaretini etkileme kapasitesi, Tahran’ın gelecekte Körfez güvenliği konusundaki düzenlemelerde göz ardı edilmesini zorlaştırıyor. 

Söz konusu faktörün, önümüzdeki müzakereler sırasında çeşitli tarafların hesaplamalarını etkilemeye devam etmesi muhtemel. 

Bu açıdan bakıldığında savaş, ABD ve İsrail’in başlangıçta ilan ettiği siyasi ve stratejik hedeflerin büyük bölümüne ulaşılmadan sona ermiş görünüyor.  

Öte yandan, Trump yönetimi anlaşmayı ülke içinde nasıl pazarlayacağı konusunda bir zorlukla karşı karşıya.  

Washington, savaşın sona erdirildiğini, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açıldığını ve İran’ın müzakere masasına döndürüldüğünü vurgulayarak anlaşmayı diplomatik başarı olarak sunmaya çalışıyor. Ancak anlaşmayı stratejik bir başarı olarak sunabilme yeteneği, büyük ölçüde önümüzdeki dönemde İran nükleer programı ile ilgili yürütülecek müzakerelerin sonucuna bağlı olacak. 

Anlaşmayı eleştirenler, Washington’ın en hassas konularda önemli tavizler almadan önce Tahran’a ciddi ekonomik kazanımlar sağladığını savunuyor. 

Bu nedenle Trump yönetimi, anlaşmanın İran üzerindeki baskının sona erdiği anlamına gelmediğini özellikle vurguluyor.  

Beyaz Saray, müzakerelerin başarısız olması veya İran’ın taahhütlerine uymaması halinde yaptırımların yeniden devreye sokulabileceğini, hatta askeri seçeneğin masada kalmaya devam edeceğini dile getiriyor. 

Anlaşmanın başarılı olmasını etkileyebilecek bir diğer önemli unsur ise İsrail’in tutumu. 

Trump ve Netanyahu

Başbakan Binyamin Netanyahu hükümeti, Trump yönetimiyle doğrudan bir kriz yaşamaktan kaçınsa da, mutabakatın içeriğine yönelik çekincelerini gizlemiyor. 

Tel Aviv yönetimi, anlaşmanın İran’ın balistik füze programını ele almamasından, bölgesel müttefik ağını sınırlandırmamasından ve nükleer dosyaya ilişkin nihai bir çözüm ortaya koymamasından rahatsızlık duyuyor.  

Ayrıca muhtıranın Lübnan cephesindeki çatışmaların sona erdirilmesini öngörmesi de İsrail açısından tartışmalı başlıklar arasında yer alıyor. 

İsrail, savaşın sonunda ortaya çıkan tablonun İran’ın bölgesel konumunu zayıflatmak yerine güçlendirdiği, rejimin çöküşüne veya en azından zayıflamasına yol açmak yerine, İran üzerindeki ekonomik ve askeri baskıyı azalttığı yönünde endişe duyuyor. 

Bu nedenle İsrail’in yaklaşımı, anlaşmanın uygulanması önündeki en önemli engellerden biri olarak görülüyor.  

Tel Aviv yönetimi, Lübnan’la ilgili düzenlemeler başta olmak üzere mutabakatta yer alan bazı hükümlere bağlı olmadığını açıklarken, ulusal güvenliğinin tehdit altında olduğunu düşündüğü durumlarda askeri operasyon yürütme hakkını savunmaya devam ediyor. 

Uzmanlara göre bu görüş ayrılığı, mevcut uzlaşının daha kapsamlı ve kalıcı bir bölgesel güvenlik mimarisine dönüştürülmesini zorlaştırabilecek önemli bir risk oluşturuyor. 

Mevcut aşamada, anlaşmanın kesin kazanan ve kaybedenlerinden söz etmek de zor. 

İslamabad Mutabakatı, öncelikle savaşı durduran ve taraflar arasında yeni bir müzakere sürecinin önünü açan siyasi bir çerçeve niteliği taşıyor. 

Gerçek kazanımlar ve verilecek tavizlerin boyutu ise İran’ın nükleer programı, yaptırımların geleceği ve bölgesel güvenlik düzenlemeleri konusunda yürütülecek müzakerelerin sonucunda netleşecek.  

Bu nedenle, mevcut anlayış daha kapsamlı ve sürdürülebilir bir siyasi ve güvenlik anlaşmasına dönüşmedikçe, anlaşmanın sonuçlarını değerlendirmek ierken olacaktır. 

Sonuç 

İslamabad Mutabakatı, ABD ile İran arasındaki çatışmanın seyrinde önemli bir dönüm noktası olarak öne çıkıyor. 

Anlaşma, aylar süren savaşın ardından tarafları yeniden diplomasi masasına taşıyarak, askeri çatışmadan siyasi müzakere sürecine geçişi simgeliyor. 

Bununla birlikte mutabakat, taraflar arasındaki temel anlaşmazlıkları çözmüş değil. Nihai bir çözümden ziyade, anlaşmazlıkları yönetmek ve savaşı kontrol altında tutmak için bir çerçeve niteliğinde. 

Anlaşmanın başarısı, her iki tarafın da müzakerelere bırakılan konular, özellikle İran’ın nükleer programı, yaptırımlar ve bölgesel güvenlik düzenlemeleri konusunda kalıcı bir anlayışa ulaşabilmesine bağlı. 

Ayrıca İsrail başta olmak üzere bölgesel aktörlerin tutumu ve arabulucu ülkelerin yeni bir gerilimi önleme kapasitesi de sürecin geleceğinde belirleyici rol oynayacak. 

Sonuç olarak, İslamabad Mutabakatı’nın kalıcı bir bölgesel güvenlik düzenine dönüşüp dönüşmeyeceği ya da yalnızca geçici bir ateşkes ve kriz yönetimi anlaşması olarak kalıp kalmayacağı, önümüzdeki dönemde yapılacak müzakerelerin sonucuna bağlı olacak. 

Sürecin başarısını ise tarafların mevcut uzlaşmayı kalıcı siyasi ve güvenlik anlaşmalarına dönüştürme kapasitesi belirleyecek. 

 Kaynakça: Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi  (Alaraby)