İki Devletli Çözüm Konferansı: Gerçek Bir Yol Haritası mı, Sembolik Bir Adım mı?

Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'nde düzenlenen “Filistin Meselesine Çözüm ve İki Devletli Çözümün Hayata Geçirilmesi” konferansında, Filistin’in bağımsız, silahsızlandırılmış bir devlet olarak kurulması çağrısı yapıldı. Konferansa Fransa ve Suudi Arabistan ev sahipliği yaparken, İsrail’in Gazze’deki eylemleri ve Filistin’in devlet olarak tanınması gündeme geldi. Ancak, konferansın sonuçları, Filistin halkının haklarının somut adımlarla korunması yerine sembolik adımlarla sınırlı kaldı.
İki Devletli Çözüm Konferansı: Gerçek Bir Yol Haritası mı, Sembolik Bir Adım mı?

01.10.2025 - 12:00  |  Son Güncellenme:  05.02.2026 - 09:46

ABD’nin New York kentinde bulunan Birleşmiş Milletler (BM) Genel Merkezi’nde geçtiğimiz hafta “Filistin Meselesine Çözüm ve İki Devletli Çözümün Hayata Geçirilmesi” konulu bir konferans düzenlendi. 

Bu konferans, Filistin davasının ve tüm Arap Maşrık (Levant) bölgesinin karşı karşıya bulunduğu olağanüstü siyasi ve güvenlik koşulları içinde, İsrail’in işgal altındaki topraklarda baskılarını artırdığı ve Gazze’de soykırım niteliğindeki savaşını sürdürdüğü bir dönemde gerçekleşti. 

Gazze’de ikinci yılına yaklaşan savaşın durdurulması için artan uluslararası ve bölgesel baskılar ile Batı ülkelerinde giderek güçlenen halk ve sivil toplum hareketlerinin etkisiyle düzenlenen konferans, gecikmiş bir yanıt niteliği taşıdı.  

Ancak toplantı, Filistin sorununa yeni bir siyasi ufuk açma çabası gibi görünse de, aynı zamanda uluslararası toplumun İsrail’in Gazze’de işlediği ve dünyanın gözü önünde gerçekleşen suçları durduramamasını gizleme girişimi olarak yorumlandı. 

Bu nedenle, konferans hem İsrail’in saldırılarını durdurma konusundaki başarısızlığın hem de Tel Aviv’e karşı etkili bir eylemde bulunma konusundaki isteksizliğin telafisi olarak görüldü. 

Fransa ve Suudi Arabistan’ın ortak ev sahipliğinde düzenlenen toplantıya, Avrupa Birliği (AB) ve Arap Birliği temsilcilerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda ülke katıldı. Ancak ABD, beklendiği üzere konferansı boykot etti. 

Konferansın sonuç bildirgesinde, Gazze ve Batı Şeria’nın “Filistin Yönetimi çatısı altında” birleştirilmesi, tek devlet, tek hükümet ve tek silah ilkesi doğrultusunda birleşik bir Filistin yapısı kurulması çağrısı yapıldı.  

Bu doğrultuda, Hamas’ın yönetimine son verilmesi, silahsızlandırılması ve elindeki silahların Filistin Yönetimi’ne devredilmesi öngörüldü. 

New York Bildirgesi’ne hazırlık süreci 

BM Genel Kurulu, 3 Aralık 2024’te kabul ettiği kararla, Filistin sorununun barışçıl yollarla çözümüne bağlılığını teyit etmişti.  

Kararda, BM kararlarının uygulanmasını sağlamak için üst düzey bir uluslararası konferans düzenlenmesine ilişkin pratik çerçeve belirlendi.  

Bu çerçevede, Fransa ve Suudi Arabistan’ın ortak başkanlık yapması planlandı. Haziran 2025’te New York’ta yapılması öngörülen toplantı öncesinde hazırlık görüşmeleri düzenlenecekti. 

Ancak 13-25 Haziran arasında yaşanan İsrail-İran savaşı ve ABD’nin yoğun baskıları nedeniyle konferans ertelendi. 

Washington yönetimi, toplantıyı “yararsız” ve “yanlış zamanda yapılan” bir girişim olarak nitelendirdi, hatta katılan ülkelere diplomatik yaptırım tehdidinde bulundu.  

ABD, savaş sırasında Filistin devletinin tanınmasının “Hamas’ı ödüllendireceğini ve barış çabalarını baltalayacağını” savundu. Bu tehditler, Fransa ve Suudi Arabistan’ı konferansı iki aşamaya bölmeye yöneltti. 

Gerçekte ise Trump yönetimi, iki devletli çözüm ilkesini terk etmiş ve bunun yerine “Yüzyılın Anlaşması” adı altında Filistin devletinin varlığını fiilen yok sayan bir öneri yaptı. 

Konferansın ilk aşaması Temmuz 2024 sonunda New York’ta dışişleri bakanları düzeyinde yapıldı.  

Bu aşamada kabul edilen “New York Bildirgesi”, İsrail-Filistin çatışmasını sona erdirmeyi, Gazze’deki savaşı durdurmayı ve İsrail ile yan yana barış içinde yaşayacak bağımsız, silahsızlandırılmış bir Filistin devleti kurulmasını öngören aşamalı bir plan içeriyordu. 

Bildirgede, uluslararası destekle Gazze’deki yönetimin Filistin Yönetimi’ne devredilmesi ve Hamas’ın silahsızlanması çağrısı yapıldı.  

Belge, BM Genel Kurulu’nda 142 ülkenin desteğini alırken, 10 ülke (İsrail, Arjantin, Papua Yeni Gine, Paraguay, Palau, Tonga, Mikronezya, Nauru, Macaristan ve ABD) karşı çıktı, 12 ülke ise çekimser kaldı. 

Bu belge, 23 Eylül 2025’te BM Genel Merkezi’nde düzenlenen “Filistin Sorununun Çözümü için Yüksek Düzeyli Uluslararası Konferans”ın hukuki ve siyasi temelini oluşturdu.  

Konferansa, İsrail’e tarihsel olarak yakın Batılı ülkeler de dahil olmak üzere geniş bir katılım sağlandı. 

İngiltere, Fransa, Avustralya, Belçika, Kanada, Lüksemburg, Malta, Portekiz, Danimarka, Andorra, Monako ve San Marino’nun Filistin Devleti’ni tanımasıyla ortaya çıkan yeni diplomatik dalga, konferansa daha fazla önem kazandırdı ve sürece ciddi bir medya ivmesi kattı. 

Konferans bildirisi ve sonuçları 

New York’ta düzenlenen iki devletli çözüm konferansı, Suudi Arabistan ve Fransa’nın eşbaşkanlığında yayımlanan 15 maddelik bildirgeyle sona erdi. 

New York iki devletli çözüm konferansına katılanlar

Bildirgede, BM Genel Kurulu tarafından büyük çoğunlukla kabul edilen New York Bildirgesi’nin tarihi bir çerçeve olduğu vurgulandı ve iki devletli çözüm için “geri dönülmez bir yol haritası” olarak nitelendi. 

Metinde, tekrar eden savaşlara gerçekçi bir alternatif sunulduğu belirtilerek, uluslararası topluma sözden eyleme geçme çağrısı yapıldı.  

Filistin Devleti’nin giderek daha fazla ülke tarafından tanınması memnuniyetle karşılanırken, diğer ülkeler de bu sürece katılmaya davet edildi. 

Bildirge, Gazze’de hızlı ve kalıcı ateşkes, rehinelerin serbest bırakılması, esir değişimi ve insani yardıma engelsiz erişim çağrısı yaptı.  

Ayrıca Filistin polisinin güçlendirilmesi için geçici uluslararası bir misyon önerildi ve Batı Şeria ile Gazze’nin “tek devlet, tek hükümet, tek yasa ve tek silah” ilkesiyle birleşmesi desteklendi.  

Bu vurgu, dolaylı biçimde Hamas’ın Gazze’deki yönetiminin sona erdirilmesini ve silahsızlandırılmasını içeriyor. 

Öte yandan, bağımsız bir Filistin devletinin kurulması, Filistin Yönetimi’nin duyurduğu “tutuklu ödeneklerinin iptali”, eğitim müfredatında reform ve genel seçimlerin yapılması gibi devlet ve egemenlik meseleleriyle ilgisi olmayan koşullara bağlandı.  

Ayrıca, Yönetim bütçesini desteklemek için acil bir mali ittifak kurulması da bu kapsamda vurgulandı. 

Bildirge ayrıca bir Filistin devleti kurma şansını baltaladığı gerekçesiyle, İsrail’e yerleşim faaliyetlerini ve ilhakı durdurma çağrısı yaptı.  

Son bölümde ise Filistin meselesinin Orta Doğu’nun bölgesel entegrasyonu ve ortak güvenliği için merkezi bir unsur olduğu vurgulandı. 

New York Bildirgesi'nin önemi ve sınırlamaları 

New York Bildirgesi, diplomatik (veya sembolik) önemini, uluslararası politikada elde ettiği nadir uzlaşıdan, iki devletli çözümü ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını BM kuralları düzeyine taşımasından alıyor. 

Bu, İsrail’in sahada dayatmaya çalıştığı gerçekliği değiştirmese de, onu ahlaki ve politik olarak tecrit edilmiş bir konuma yerleştiriyor. 

İşgal altındaki topraklarda sürdürdüğü ilhak ve soykırım politikalarının diplomatik maliyetini artırıyor ve Filistin devletinin kurulmasına eşi benzeri görülmemiş bir uluslararası destek sağlayarak Filistinlilerin konumunu güçlendiriyor. 

Netanyahu

Konferansın en kritik noktalarından biri, Binyamin Netanyahu liderliğindeki İsrail hükümetinin ve mevcut ABD yönetiminin teşvikiyle, Filistin devleti ve iki devletli çözüm fikrini uluslararası gündemden çıkarmaya yönelik çabalarına doğrudan meydan okunması oldu. 

Ancak İsrail hükümetinin sahada fiili sonuçlar üreten politikaları ile New York Bildirgesi’nin daha çok siyasi ve ahlaki boyutta kalması arasındaki fark belirginleşiyor. 

1993 Oslo Anlaşmaları’ndan bu yana ilk kez, ortak Arap-Avrupa liderliğinde uluslararası bir yapı kurulması dikkat çekiyor.  

Bu gelişme, İsrail-Filistin çatışmasında barış sürecinde uzun yıllardır ABD’nin sürdürdüğü arabuluculuk tekeline meydan okuma anlamına geliyor.  

Zira Filistin meselesi bugüne dek Washington merkezli müzakere çerçevesinde tutulmuş, bu çerçevenin taraflı ve yetersiz olduğu sıkça dile getirilmişti. 

ABD’nin, iki devletli çözümü tanırken Filistin devletini fiilen içi boş bir yapı olarak görmesi ve Batı Şeria’nın yalnızca bir kısmında “devlet” tanımı yapması, sürecin darlığını ortaya koyuyor.  

Bu yaklaşım, Washington’un İsrail’in algılarını benimseyerek Filistin sorununu kendi açısından bir “İsrail meselesine” indirgediğini gösteriyor. 

New York Bildirgesi, yalnızca “iki devletli çözüm” ilkesini tekrar eden geleneksel diplomatik söylemin ötesine geçerek, ateşkes, esir değişimi, Filistin Yönetimi’nin reformu ve uluslararası bir misyonun kurulması gibi somut adımlar önerdi. 

Bu durum, bildirgeye dil açısından niteliksel bir farklılık kazandırdı. 

Konferans bunu yaparken, Ocak 2017’de Paris’te düzenlenen Orta Doğu Barış Konferansı’nın eksiklerini gidermeye çalıştı.  

Önceki girişimlerde, iki devletli çözümün önemine dair soyut ifadeler yer alırken, New York Bildirgesi devletin ilanı, silahlanma ve yönetim biçimi gibi somut unsurlara değindi. 

Buna karşın bildirge, tıpkı önceki uluslararası girişimler gibi ciddi sınırlamalarla karşı karşıya. 

ABD’nin muhalefeti nedeniyle BM Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) kabul edilmediğinden yasal bağlayıcılığı bulunmuyor.  

İsrail’in 1967’de işgal ettiği topraklardan çekilmesini öngören 242 ve 338 sayılı kararlar örneğinde olduğu gibi, uluslararası irade eksikliği nedeniyle uygulanabilirliği tartışmalı. 

"Uluslararası baskı ve mekanizmaların eksikliği"

Ayrıca, İsrail’in iki devletli çözümü engellemeye devam etmesi halinde ona baskı yapacak net mekanizmaların olmaması, bildirgenin kağıt üzerinde kalmasına yol açabilir.  

Nitekim Gazze’de iki yılı aşkın süredir devam eden savaşın durdurulamadığı bir ortamda, uluslararası sistemin aynı yöntemlerle İsrail’i barış yoluna döndüremeyeceği görülüyor. 

Bildirgenin, “aşırılıkçı yerleşimcilerin” şiddet eylemlerini ve yeni yerleşim faaliyetlerini kınayan dili de eleştiriliyor.  

Çünkü bu bildirgenin altında yatan açık veya örtük varsayımlar, İsrail’in 7 Ekim 2023 tarihli operasyondan çok önce sahada yarattığı gerçeklerle çelişiyor. 

Bu operasyonla, İsrail, yaşayabilir bir Filistin devletinin kurulmasını kesin ve geri dönülmez bir şekilde baltaladı. 

İsrail’in onlarca yıllık yerleşim politikaları, Batı Şeria’yı parçalı adalara dönüştürdü. 

Demografik yapısını değiştirerek Kudüs’ü fiilen ilhak edilmiş durumda. Kontrol noktaları ve kapılardan oluşan ağlar, Filistin egemenliğini bir hayal haline getirdi. 

Bütün bunlar, bildirgenin esasen Paris, Londra ve Brüksel gibi Avrupa başkentlerinde artan toplumsal baskıya verilmiş bir yanıt olduğunu düşündürüyor. 

Avrupa’da hükümetler, toplumlarının talepleriyle uyumlu bir söylem geliştirme baskısı altında.  

Ancak Avrupalı liderlerin New York’taki konuşmalarında, İsrail politikalarını açıkça kınamak yerine daha çok özür dileyen bir üslup hakimdi.  

7 Ekim saldırıları topluca kınanırken, “İsrail’in güvenliği” ve “rehinelerin serbest bırakılması” konularına odaklanıldı. 

Ardından iki devletli çözümü, Filistin ulusal haklarına doğrudan bir yanıt olarak değil, bölgesel istikrarı sağlamanın bir aracı olarak ele alındı. 

Bazı Avrupa ülkeleri için Filistin devletine verilen destek, aynı zamanda İsrail’i kendi aşırı sağcı politikalarının yol açtığı tecritten kurtarma çabası olarak görülüyor. 

Dolayısıyla, Filistin’in tanınması İsrail’e baskı yapacak gerçek adımların yerine ikame edilen sembolik bir araç niteliği taşıyor. 

Sonuç olarak bildirge, Batı’nın Filistin meselesine ilişkin diplomatik söyleminde bir değişime işaret ediyor. Ancak krizi çözmek yerine yönetmeye dayalı yaklaşımın devam ettiğini de ortaya koyuyor. 

Genel Kurul’da sağlanan mutabakat ve buna bağlı olarak Filistin devletinin tanınması, Gazze’de soykırımın durdurulması yönünde artan halk baskısının etkisini yansıtsa da, Batı’nın İsrail ile kurduğu güvenlik ve siyasi ittifakları sarsmıyor. 

Sonuç 

İki devletli çözüm konferansı ve ardından, tarihsel olarak İsrail’e sempatiyle yaklaşan İngiltere, Kanada ve Avustralya gibi Batılı ülkelerin Filistin Devleti’ni tanıması önemli.  

Bunlar, Filistin halkıyla dayanışma yönünde atılmış sembolik bir adımı temsil ediyor. 1950’ler ve 1960’lardaki küresel kurtuluş hareketleri sırasında bile benzeri görülmemiş ölçüde tecrit yaşayan İsrail üzerinde siyasi baskı kurmak için önemli bir araç oluşturuyor. 

Bu tablo, BM Genel Kurulu’nun Filistin Devleti’ni tanıma konusundaki oylamasında da açıkça ortaya çıktı.  

Ancak, bir yandan Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkının, bağımsız devletlerinin kurulmasının ve tarihte kendilerine karşı uygulanan son ırkçı işgalin sona ermesinin siyasi bir tavır olarak kabul edilmesi; diğer yandan İsrail’in işlediği suçlarla yüzleşilip Gazze Şeridi’ndeki soykırım kampanyasının durdurulmasını gerektirecek gerçek adımların atılmaması arasında büyük bir uçurum bulunuyor. 

Bu durum, yüzyıllardır halkların üzerinde uzlaştığı tüm normları çiğneyen ve uluslararası değerleri ihlal eden haydut bir devleti durdurmak için daha ciddi bir tutum gerektiğini ortaya koyuyor.  

Sonuç olarak iki devletli çözüm konferansında bir araya gelen ülkelerin, bu noktada daha kararlı bir irade göstermesi gerekiyor. 

 

Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi  (Alaraby)