Hürmüz Boğazı'nda Egemenlik ve Uluslararası Hukuk Çatışması

Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer rejimi, uluslararası hukukun öngördüğü transit geçiş ilkesi ile kıyı devletlerinin egemenlik iddiaları arasında tartışma yaratıyor. İran’ın sözleşmeye dayanmayan yaklaşımı ve geçişleri sınırlama eğilimi, küresel enerji akışı ve deniz ticaretinin istikrarını doğrudan etkiliyor.
Hürmüz Boğazı'nda Egemenlik ve Uluslararası Hukuk Çatışması

11.04.2026 - 13:06  |  Son Güncellenme:  15.04.2026 - 12:46

Hürmüz Boğazı, stratejik coğrafi konumunun yanı sıra petrol ve doğalgaz ihracatının önemli bir bölümünün buradan geçmesi ve küresel ekonomideki hayati rolü nedeniyle dünyanın en önemli denizcilik geçiş noktalarından biri olarak kabul ediliyor. 

Bu konum, özellikle Körfez’deki bölgesel ve uluslararası çatışmaların tırmanması göz önüne alındığında, boğazı sürekli olarak siyasi ve askeri gerilimlerin odak noktası haline getiriyor. 

Son yıllarda boğaz, petrol tankerlerine yapılan saldırılardan, gemilerin ele geçirilmesine ve nihayetinde seyrüseferin fiilen aksamasına kadar bir dizi olaya tanık oldu ve bunların tümü küresel enerji piyasalarındaki istikrarı doğrudan etkiledi. 

Bu çerçevede temel tartışma, boğazdaki seyrüseferi düzenleyen hukuki sistemin niteliğine odaklanıyor: “Transit geçiş” sistemi, kıyı devletlerinin egemenliğini sınırlayan bağlayıcı bir uluslararası yükümlülük mü, yoksa devletlerin güvenlik ve siyasi çıkarlarına göre yeniden yorumlayabileceği esnek bir çerçeve mi?  

Çalışma, bu sorudan hareketle ulusal egemenlik anlayışı ile uluslararası denizcilik düzeninin gerekleri arasındaki gerilimi analiz ediyor. 

1- Hürmüz Boğazı’nın Coğrafi Özellikleri ve Stratejik Önemi 

Hürmüz Boğazı, İran ile Umman arasında yer alıyor ve Arap Körfezi’ni Hint Okyanusu’na bağlayan tek deniz çıkışı olma özelliği taşıyor.  

Boğazın en dar noktası yaklaşık 21 deniz mili genişliğinde ve bu durum iki ülkenin karasularının neredeyse tamamen çakışmasına yol açıyor.  

Bu nedenle boğaz içinde açık deniz alanı bulunmuyor, hukuki kontrol doğrudan kıyı devletlerinin egemenliğiyle bağlantılı hale geliyor. 

Egemenlik statüsüne rağmen, küresel ekonominin enerji taşımacılığı için büyük ölçüde ona bağımlı olması nedeniyle boğazın inkar edilemez bir uluslararası işlevi bulunuyor.  

Egemenlik niteliği ile uluslararası işlev arasındaki bu çelişki, boğazı karmaşık bir hukuki ikilemin merkezine yerleştiriyor.  

İran başta olmak üzere kıyı devletleri geçişleri kendi çıkarları doğrultusunda düzenleme hakkına sahip olduklarını savunurken, diğer ülkeler bu su yolunun kesintisiz ve sınırsız biçimde açık tutulması gerektiğini vurguluyor. 

Teknik açıdan bakıldığında, boğazda seyrüsefer kazalarını önlemek amacıyla giriş ve çıkış yapan gemiler için ayrı hatlar belirlenmiş durumda. Ancak dar yapısı ve yoğun trafik nedeniyle, en küçük aksama dahi küresel ticaret üzerinde ciddi etki yaratabiliyor. 

2- Boğazlar İçin Uluslararası Hukuki Çerçeve (Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Geçiş Sistemi) 

Uluslararası hukuk açısından temel çerçeveyi, özellikle 1982 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Deniz Hukuku Sözleşmesi oluşturuyor. 

Söz konusu sözleşme, uluslararası boğazlarda “transit geçiş” sistemini tanımlıyor ve iki denizi veya deniz bölgesini birbirine bağlayan boğazlardan gemiler ve uçaklara kesintisiz ve hızlı geçiş hakkı tanıyor. 

Bu hak, kıyı devletlerinden önceden izin alınmasını gerektirmiyor. Aynı zamanda seyrüsefer ve uçuş serbestisini de kapsıyor.  

Mevcut sistem, boğazların siyasi veya ekonomik baskı aracı olarak kullanılmasını önlemeyi amaçlıyor. 

Bu durum, uluslararası toplumun bu su yollarının küresel düzenin istikrarını korumadaki önemini kabul ettiğini gösteriyor. 

Transit geçiş sistemi, daha sınırlı olan “zararsız geçiş” hakkından farklı bir hukuki statüye sahip.  

Zararsız geçişte kıyı devletlerinin düzenleme ve bazı durumlarda geçişi engelleme yetkisi bulunurken, transit geçişte bu yetkiler oldukça daraltılmış durumda.  

Bu yönüyle transit geçiş, kıyı devletlerinin egemenliği ile uluslararası seyrüsefer özgürlüğü arasında hassas bir denge kurmayı amaçlıyor. 

Bu sistem, gemi trafiğini düzenlemeyi ve çarpışma riskini azaltmayı amaçlayan trafik ayırım sistemi gibi teknik araçlarla da destekleniyor. Ancak kıyı devletlerine doğrudan seyrüsefer üzerinde kontrol yetkisi vermiyor, yalnızca düzenleyici bir işlev görüyor. 

3- Uluslararası Hukuk ve Uygulama Işığında İran’ın Hürmüz Boğazı Trafik Sistemine Yaklaşımı 

İran, Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş sistemine ilişkin olarak uluslararası hukukta yaygın olan yaklaşımdan farklı bir hukuki tutum benimsiyor.

Birleşmiş Milletler
Birleşmiş Milletler

Tahran yönetimi, transit geçiş sisteminin bağlayıcı bir kural olmadığını, yalnızca BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni onaylayan devletleri bağlayan sözleşme bağlamında bir yükümlülük olduğunu savunuyor.  

Bu nedenle sözleşmeye taraf olmayan İran, kendisini bu rejimi uygulamakla yükümlü görmüyor. 

İran bu yaklaşımını uygulamaya da yansıtarak, özellikle savaş gemileri ve petrol tankerleri için önceden bildirimde bulunulması ya da izin alınması gibi şartlar ileri sürüyor.  

Ayrıca geçişi sınırlamayı haklı gösterebilecek risk kavramını geniş yorumlayarak, askeri tehditlerin yanı sıra çevresel ve siyasi unsurları da bu kapsama dahil etmeye çalışıyor. 

Bu tutumunu, boğazın tamamen karasuları içinde yer aldığı yönündeki coğrafi argümana dayandıran İran, bu çerçevede geçişi düzenleme konusunda egemenlik hakkına sahip olduğunu ileri sürüyor.  

İran bu yaklaşımla, transit geçiş sistemi yerine kıyı devletine daha geniş takdir yetkisi tanıyan zararsız geçiş sisteminin uygulanmasını hedefliyor. 

Buna karşılık birçok ülke, bu yorumu reddederek, bunu açık bir seyrüsefer özgürlüğü ihlali ve aşırı bir denizcilik iddiası olarak değerlendiriyor. 

Yaşanan anlaşmazlık, ulusal egemenliği önceleyen yaklaşım ile deniz yollarının uluslararası niteliğini vurgulayan anlayış arasındaki daha derin bir çatışmayı yansıtıyor. 

4- Uluslararası Boğazlarda Trafik Ayırma Sisteminin Hukuki Niteliği 

Uluslararası boğazlarda uygulanan trafik ayırım sistemi ise yoğun deniz trafiğinde güvenliği artırmayı amaçlayan teknik bir düzenleme olarak öne çıkıyor.  

Bu sistem, gemilerin seyir yönlerine göre belirli hatlara ayrılmasını sağlayarak çarpışma riskini azaltıyor. Ancak sistem, kıyı devletlerine geçişi sınırlama yetkisi vermiyor, rolü düzenlemeyle sınırlı.  

Kuralların ihlali durumunda da, gemilerin alıkonulması veya geçişlerinin engellenmesine izin vermiyor, olası önlemler uyarı veya bildirimleri içeriyor. 

Yalnızca çevre kirliliği ya da büyük deniz kazaları gibi ciddi risk içeren istisnai durumlarda geçişin geçici olarak kısıtlanması söz konusu olabiliyor.  

Bu yönüyle trafik ayırım sistemi, seyrüsefer güvenliğine hizmet eden teknik bir araç olarak kalıyor ve bir kontrol mekanizmasına dönüşmüyor. 

5-Boğazlardaki Geçiş Ücretlerinin Hukuki Sistemi: Hürmüz Boğazı ve Türk Boğazları 

Hürmüz Boğazı ile Türk Boğazları arasındaki karşılaştırma, geçiş ücretlerini düzenleyen yasal çerçevede açık bir farklılığı ortaya koyuyor. 

Hürmüz Boğazı’nda transit geçiş sistemi gereği, gemilerden yalnızca geçiş karşılığında herhangi bir ücret alınması mümkün değil, ancak kılavuzluk veya seyrüsefer yardımcılarının sağlanması gibi fiili hizmetler karşılığında ücret talep edilebiliyor. 

Türk Boğazları’nda ise 1936 tarihli Montrö Sözleşmesi kapsamında farklı bir hukuki sistem uygulanıyor. Geçiş ücretlerinin uygulanmasına, belirli tarihi ve siyasi koşulları yansıtan özel bir yasal çerçeve içinde izin veriliyor. 

Bu durum, uluslararası boğazlara ilişkin hukuki kuralların sabit olmadığını, tarihsel ve siyasi koşullara göre değişebildiğini gösteriyor. 

Sonuç olarak bu karşılaştırma, uluslararası hukukun esnek yapısını ve farklı düzenlemelere uyum sağlama kapasitesini yansıtıyor. 

Aynı zamanda, temel amacın kıyı devletlerinin çıkarlarını gözeterek, seyrüsefer özgürlüğünü güvence altına almak olduğunu ortaya koyuyor. 

6- Uluslararası Hukuk: Siyasi Araçlar Olarak Gri Alanlar ve Belirsizlik 

Uluslararası hukukun her zaman açık ve kesin kurallardan oluşan bir sistem olarak işlemediği, aksine devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda kullanabildiği gri alanlar barındırdığı görülüyor.

Bu durum, Hürmüz Boğazı örneğinde açık biçimde ortaya çıkıyor, zira devletler aynı hukuki kuralları farklı şekillerde yorumlayabiliyor.

Hürmüz Boğazı haritası
Hürmüz Boğazı haritası

Bazı ülkeler bu belirsizlikten yararlanarak kuralları kendi hedeflerine uygun biçimde yeniden çerçevelendiriyor. 

İran’ın egemenlik kavramını genişletmesi ve geçiş rejimini yeniden yorumlaması da bu yaklaşımın bir yansıması olarak değerlendiriliyor.  

Söz konusu çerçevede uluslararası hukuk, yalnızca ilişkileri düzenleyen bir araç olmaktan çıkıp, siyasi ve yorum temelli bir mücadele alanına dönüşüyor. 

Hukukun siyasi açıdan kullanımı, hiçbir merkezi otoritenin birleşik bir yorum dayatma yeteneğine sahip olmadığı, çoklu yorumlara ve çatışan çıkarlara kapı açan uluslararası sistemi yansıtıyor. 

Sonuç 

Tüm bu değerlendirmeler ışığında Hürmüz Boğazı, ulusal egemenlik ile uluslararası hukuk arasındaki etkileşimin en karmaşık örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.

Boğaz, yalnızca bir su yolu değil, ekonomik, siyasi ve hukuki çıkarların kesiştiği bir alan niteliği taşıyor.  

Transit geçiş sistemi hakkındaki tartışmalar da, egemenlik anlayışı ile seyrüsefer serbestisi arasındaki süregelen gerilimi yansıtıyor. 

Her ne kadar uluslararası hukuk, boğazlardan geçiş serbestisini güçlendirme eğiliminde olsa da, uygulamada devletlerin bu sisteme meydan okuyabildiği görülüyor. Bu durum, kimi zaman hukuki yorumlar, kimi zaman da fiili uygulamalar üzerinden gerçekleşiyor. 

Sonuç olarak Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüseferin istikrarı, egemenlik ile uluslararası yükümlülükler arasındaki dengenin ne ölçüde korunabildiğine ve uluslararası sistemin değişen siyasi ve jeopolitik koşullara ne kadar uyum sağlayabildiğine bağlı olmaya devam ediyor.

 

Kaynak: Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi  (Alaraby)