Filistinli Tutuklulara Yönelik Cinsel Şiddet Tanıklıkları Neden Görmezden Gelindi?

Filistinli tutuklulara yönelik cinsel şiddet tanıklıkları savaşın ilk aylarından itibaren belgelenirken, uluslararası kurumların tepkisi aylar sonra geldi. Araştırma; Ukrayna ve 7 Ekim dosyalarında kullanılan dil ile Filistinli mağdurlar söz konusu olduğunda ortaya çıkan gecikme ve temkinli yaklaşım arasındaki farkı mercek altına alıyor. Peki uluslararası insan hakları sistemi neden bazı mağdurlar karşısında daha hızlı, bazıları karşısında ise daha sessiz?
secici-sessizlik-filistinli-tutuklulara-yonelik-cinsel-siddet-tanikliklari-neden-gormezden-gelindi.jpg

03.09.2026 - 12:31  |  Son Güncellenme:  25.09.2026 - 10:37

Kasım 2023’te, 40’lı yaşlarındaki Filistinli bir kadın (N. A.), Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki bir askerî kontrol noktasında dehşet verici bir deneyim yaşadı. Gözaltına alınan kadın, zorla soyuldu ve cinsel aşağılamaya maruz kaldı. Filistin İnsan Hakları Merkezi (PCHR), kadının tanıklığını ayrıntılı biçimde belgeleyerek vakit kaybetmeden Cenevre ve New York’taki uluslararası kuruluşların ofislerine, ayrıca Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) gönderdi. Ancak söz konusu kurumlar sessiz kalmayı tercih etti. PCHR’nin açıklamasına göre, BM Kadın Birimi’nin (UN Women) yalnızca “genel kaygıların” bulunduğunu kabul etmesi dahi yaklaşık 56 gün, yani 8 hafta sürdü. Üstelik açıklamada mağdurun adına ya da kimliğine yer verilmedi.

Bu araştırma, rakamlar ve tarihlerle desteklenen kritik bir soruyu gündeme getiriyor: Farklı uluslararası bağlamlarda kararlı ve anında harekete geçen uluslararası toplum; Filistinli tutuklulara yönelik cinsel şiddet tanıklıkları karşısında neden gecikti ve gerekli olan kararlı seviyeye ulaşamadı?

Sahadan belgeler: Kanıt var ama siyasi irade yok

N. A.’nın yaşadıkları münferit bir vaka değildi. Ekim 2023’ten bu yana Filistinli insan hakları kuruluşlarının elinde isim, tarih ve yer bilgileriyle kayıt altına alınmış çok sayıda canlı tanıklık birikti.

Bunlar arasında öne çıkanlardan biri: Kemal Advân Hastanesi'nde gözaltına alınan ve tutuklu kaldığı 22 ay boyunca bilincini kaybedene kadar tahta bir sopayla ağır cinsel ve fiziksel istismara maruz kalan 41 yaşındaki baba (T. K.) vakasıdır.

Bir diğer vaka ise 18 yaşındaki M. A.’ya ait. Tanıklığında,  Sde Teiman Askerî Üssü’nde bir şişe kullanılarak aşağılayıcı bir cinsel saldırıya maruz kaldığını, askerlerin bu sırada kendisiyle alay ettiğini ve görüntü kaydı aldığını anlattı.

Filistin İnsan Hakları Merkezi hukuk araştırmacısı Basil es-Surani, bu araştırma kapsamında yaptığı açıklamada, merkezin Filistinlilerin İsrail güçleri tarafından maruz bırakıldığı ve belgelenen ihlalleri yayımlamasının ardından yaptırımlar ve çeşitli kısıtlamalarla karşı karşıya kaldığını söyledi.

Es-Surani’ye göre bazı banka hesaplarının kapatılması, benzer yaptırımların kendi hesaplarına da uygulanmasından çekinen Avrupalı insan hakları kuruluşlarının merkezle ortaklıklarını sonlandırmasına yol açtı. Oysa yürütülen belgeleme ve iş birliği süreci, Filistinli insan hakları kuruluşları ile Filistin Kadın Bakanlığının genel takibinin de ötesine geçmişti.

Es-Surani, merkezin karşılaştığı tüm engellere rağmen çalışmalarını sürdürdüğünü ve hâlen devam ettirdiğini belirtti. Yayımlanan tanıklıkların, merkezin belgeleyerek uluslararası kurumlara, Birleşmiş Milletler’e ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne ilettiği dosyaların yalnızca küçük bir bölümünü oluşturduğunu kaydetti.

Es-Surani’ye göre bu girişimler, İsrail’in cinsel şiddeti ve cinsel şiddet tehdidini bir savaş aracı olarak kullanan ülkeler listesine alınmasına katkı sağladı. Es-Surani, “Bugün İsrail’i hesap vermeye zorlamak zor olsa bile, bir gün İsrail’in Filistin halkına karşı işlediği her suçtan dolayı hesap vereceğine inanıyoruz” dedi.

Bu anlatımlar, ek incelemeye ihtiyaç duyan sıradan bilgiler değil, hukuki niteliği bulunan ciddi suçlamalardı. Aynı dönemde İsrailli insan hakları kuruluşu B’Tselem de Ocak 2026’da “Yeryüzündeki Cehennem” başlıklı bir rapor yayımladı. Raporda cezaevleri “işkence kampları ağı” olarak nitelendirildi. Buna rağmen araştırmaya göre uluslararası tepki uzun süre sınırlı kaldı.

BM kuruluşları bu gecikmeyi uzun süre “sahaya erişim güçlüğü” ile gerekçelendirdi. Ancak Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları İzleme Örgütü Direktörü Dr. Rami Abdu, uluslararası yetkililerle yaptığı doğrudan görüşmelere dayanarak bu gerekçenin geçerli olmadığını savunuyor.

Abdu, “Çatışma ortamlarında cinsel şiddetin belgelenmesi esas olarak mağdurların ve hayatta kalanların tanıklıklarına dayanır. Suç mahallinin bizzat incelenmesi her zaman zorunlu değildir” dedi.

Abdu’ya göre aynı kriter başka dosyalarda siyasi irade bulunduğunda hızlı ve etkili biçimde uygulandı. Abdu, asıl engelin, Batılı müttefiklerinin diplomatik korumasından yararlanan bir devlete karşı BM sistemindeki siyasi irade eksikliği olduğunu öne sürdü.

Uluslararası tepkinin göstergeleri: Kullanılan dil ne anlatıyor?

Bu araştırma, uluslararası söylemi iki düzeyde inceliyor. İlk olarak farklı dosyalardaki tepki süreleri karşılaştırılıyor. İkinci olarak ise Ukrayna savaşı ile Gazze’deki Filistinli tutukluların durumunda kullanılan kavram ve ifadeler arasındaki fark ele alınıyor.

Analitik karşılaştırma matrisi

Uluslararası tepkinin zamanlamasına bakıldığında iki dosya arasındaki fark daha görünür hâle geliyor. Ukrayna örneğinde, 2022 yılında uluslararası kurumlar ilk aşamada teyit edilmemiş tanıklıklara ve Batı medyasındaki haberlere dayanmasına rağmen Rusya’nın işgalinin başlamasından birkaç gün sonra hızlı ve güçlü bir tepki verdi. Böylece normalde uygulanan bürokratik inceleme süreçlerinin ötesine geçildi.

6 Haziran 2022’de, yani Rusya’nın Ukrayna’yı işgal ettiği 24 Şubat 2022’den yaklaşık 14 hafta sonra, BM Genel Sekreteri’nin Çatışmalarda Cinsel Şiddet Özel Temsilcisi Pramila Patten, BM Güvenlik Konseyi’ne yaptığı bilgilendirmede Ukrayna’da çatışmayla bağlantılı 124 cinsel şiddet vakasının BM tarafından kayda geçirildiğini açıkladı.

Patten konuşmasında “toplu tecavüz” gibi doğrudan ifadeler kullandı ve harekete geçmeden önce tamamen doğrulanmış verilerin beklenmesinin her zaman “çok geç kalınması” anlamına geleceği uyarısında bulundu.

Buna karşılık Gazze’den gözaltına alınan Filistinliler konusunda, savaşın ilk ayından itibaren isim, tarih ve yer bilgileriyle sahada belgelenmiş canlı tanıklıklar bulunmasına rağmen ilk resmî kabullerin gelmesi araştırmaya göre 5 ila 17 ay arasında sürdü.

Araştırma, bu gecikmenin delil eksikliği veya prosedürlerin niteliğiyle açıklanamayacağını savunuyor.

BM’nin işgal altındaki Filistin topraklarına ilişkin Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu’nun 13 Mart 2025’te yayımladığı “Bir İnsanın Dayanabileceğinden Fazlası” başlıklı rapor da bu tabloya ayrıntılı biçimde yer verdi. Raporda, insan hakları kuruluşlarının savaşın ilk aylarından itibaren elinde bulunan delil ve tanıklıklar temel alındı.

Kullanılan kavramlar arasındaki fark da araştırmaya göre tepki sürelerindeki farklılık kadar önemli.

7 Ekim olayları ve Ukrayna savaşına ilişkin açıklamalarda, suçlanan tarafın Batılı sistem açısından siyasi veya askerî bir rakip olarak görüldüğü durumlarda -Rusya veya Hamas örneğinde olduğu gibi- BM’nin “sistematik tecavüz”, "dehşet verici eylemler", “savaş suçları” ve “savaş yöntemi” gibi doğrudan ve kesin ifadeler kullandığı belirtiliyor.

Araştırmaya göre bu tür ifadeler, suçların doğrudan belirli bir aktöre atfedildiğini gösterirken hızlı bir cezai takibin de önünü açıyor. Metinde ayrıca Hamas’ın da bağımsız bir soruşturma sonucunda suçlamalar kesinleşmeden bu söylemin içine dâhil edildiği ileri sürülüyor.

Buna karşılık Gazze’den gözaltına alınan Filistinlilere ilişkin açıklamalarda, suçlanan tarafın Batı sisteminin stratejik müttefiki olan İsrail ordusu olması nedeniyle BM’nin “iddialar” ve “toplumsal cinsiyete dayalı şiddete ilişkin kaygılar” gibi daha muğlak ifadeler kullandığı savunuluyor.

Araştırmaya göre bu dil, sorumluluğun net biçimde ortaya konmasını zorlaştırıyor, faili belirsizleştiriyor ve doğrudan hesap verme yükümlülüğü yerine eşit taraflara yönelik soruşturma çağrılarını öne çıkarıyor.

BM koridorlarında dil mühendisliği: Kesinlik ve şüphe arasındaki fark

Dr. Rami Abdu, failin İsrail olduğu durumlarda “kaygılar” veya “münferit vakalar” gibi daha yumuşak ifadelerin kullanılmasının, başka aktörler söz konusu olduğunda ise “sistematik tecavüz” gibi kesin kavramların tercih edilmesinin tesadüf olmadığını savunuyor.

Abdu’ya göre kullanılan kavramların, eylemin savaş suçu ya da insanlığa karşı suç olarak sınıflandırılması üzerinde doğrudan hukuki etkisi bulunuyor. Aynı zamanda bu ifadeler hesap verebilirlik süreçlerini ve kamuoyunun yaklaşımını da etkiliyor.

Abdu, iki dosya arasındaki farkı 7 Ekim olayları üzerinden şöyle anlatıyor: 

“7 Ekim olayları sonrasında BM, İsrail’in daveti üzerine özel temsilcisini yalnızca iki hafta süren bir görev için bölgeye gönderdi. Beş ay içinde, bazı iddiaların gerçeği yansıtmadığı ortaya çıkmasına rağmen, organize tecavüz olaylarının yaşandığına inanmak için ‘makul gerekçeler’ bulunduğu ifadesini kullanan bir rapor yayımlandı. Buna karşılık Filistinli tutukluların dosyasında, ilk günden itibaren onlarca ciddi tanıklık bulunmasına rağmen BM Soruşturma Komisyonu’nun ‘sistematik politika’ ifadesini kullanması aylar sürdü.”

Cenevre’de perde arkası: Veto, finansman ve karalama kampanyaları

Peki bu fark uluslararası sistemin içinde nasıl ortaya çıkıyor?

Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları İzleme Örgütü Direktörü Dr. Rami Abdu’ya göre uluslararası tepkinin arka planını belirleyen üç temel yapısal unsur bulunuyor.

İlki siyasi faktör. Abdu, Washington yönetiminin İsrail’i bağlayıcı kararların dışında tutmak için veto hakkını birçok kez kullandığını, buna karşılık Rusya gibi diğer büyük devletlerin aynı korumadan yararlanamadığını belirtiyor.

İkinci unsur ise finansman. BM kuruluşlarının önemli bir bölümü gönüllü bağışlara dayanıyor.

Abdu bu durumu şöyle açıklıyor:

“Bağışçı ülkeler, Rusya ile mücadelede kendi çıkarlarına hizmet eden durumlarda cömert biçimde finansman sağlıyor. Ancak soruşturmalar İsrail’e uzandığında çekimser kalıyor, hatta Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne ve bazı kuruluşlara karşı yaptırım ve yıldırma politikalarına kadar gidebiliyor. Bu nüfuz, kuruluşların hem kullandığı dilde hem de açıklamaların zamanlamasında ne kadar ileri gidebileceğinin sınırını belirliyor. Çünkü finansmanlarını kaybetmekten çekiniyorlar.”

Üçüncü ve son unsur ise medya boyutu. Buna göre Batılı, özellikle de Ukraynalı mağdur kamuoyuna tartışmasız bir mağdur olarak sunulurken, Filistinli mağdurların anlatıları sürekli bir gerekçelendirme çerçevesi içinde ele alınıyor.

Öte yandan “seçici sessizliği” kırmaya çalışan kuruluşlar da bunun sonuçlarıyla karşı karşıya kaldı.

Abdu, Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün belgeleme faaliyetlerinin meşruiyetini sarsmak amacıyla yürütülen “organize karalama kampanyalarına” maruz kaldığını söyledi. Bu kampanyalarda kuruluşa taraflılık suçlamaları yöneltildiğini ve bağışçılar üzerinde baskı kurulmaya çalışıldığını belirten Abdu, buna karşı sıkı belgeleme standartlarına bağlı kalındığını ve uluslararası kuruluşlarla karşılıklı doğrulama mekanizmalarının işletildiğini ifade etti.

Gerekçeler tartışılıyor, gecikmenin bedeli ağırlaşıyor

Uluslararası kuruluşların sessizliklerini ve gecikmelerini açıklamak için öne sürdüğü yapısal gerekçeler, bu araştırmada üç temel başlık üzerinden sorgulanıyor.

İlk gerekçe, kurumsal süreçlerin normal şartlarda yavaş ilerlemesi.

Ancak araştırmaya göre geçmiş örnekler bu savunmayı zayıflatıyor. Çünkü aynı kuruluşlar, Rusya-Ukrayna savaşı söz konusu olduğunda çok daha hızlı hareket etti ve Filistinli tutukluların dosyasında bulunanlardan daha sınırlı kanıtlara dayanarak açıklamalar yaptı.

İkinci gerekçe, mağdurlara erişimin zor olması.

Araştırma bu gerekçenin de yeterli olmadığını savunuyor. Çünkü serbest bırakılan Filistinli tutuklularla güvenli ortamlarda doğrudan görüşmeler yapılabildiği, böylece herhangi bir ciddi güvenlik veya lojistik engel olmadan hızlı ve kayıt altına alınmış mülakatların gerçekleştirilebileceği belirtiliyor.

Üçüncü ve araştırmaya göre en ciddi sorun ise 13 Mart 2025 tarihli raporun ortaya çıkardığı hukuki çelişki.

BM Bağımsız Soruşturma Komisyonu, “Bir İnsanın Dayanabileceğinden Fazlası” başlıklı raporunda İsrail’in cinsel şiddeti “sistematik bir politika” olarak uyguladığı sonucuna vardı. Ancak araştırmaya göre bu sonuca, olayların başlamasından tam 16 ay sonra ulaşıldı.

Dr. Rami Abdu, buradaki çelişkiye dikkat çekerek, “Komisyon sonuçlarına ulaşırken, Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları İzleme Örgütü ile diğer kuruluşların savaşın ilk aylarından itibaren elinde bulunan aynı delil ve tanıklıklara dayandı” dedi.

Başka bir ifadeyle araştırmanın vardığı sonuca göre sorun hiçbir zaman delillerin bulunmaması değildi. Asıl sorun, mevcut delillerin kullanılmasına yönelik siyasi iradenin eksikliğiydi.

Bu sessizlik ise tarafsız bir tutum değil.

Araştırmaya göre insan haklarını korumakla yükümlü uluslararası aktörlerin sessizliği suçları ortadan kaldırmadığı gibi, faillerin bunları sürdürmesi için daha fazla zaman yaratıyor.

Dr. Abdu gecikmenin bedelini şöyle anlatıyor:

“Bunun doğrudan insani bir bedeli oldu. Tedavi ve tanınma imkânından yoksun bırakılan mağdurların sayısıyla ölçülebilecek bir bedelden söz ediyoruz. Gazze’de sağlık altyapısının çökmesi, ihlallerin etkisini daha da ağırlaştırdı. Ayrıca faillerin caydırılması açısından kritik önem taşıyan adli delillerin zamanında toplanmasına ilişkin fırsatlar da kaybedildi.”

Uluslararası insan hakları sistemi sessizliğini sürdürür, açıklamalarındaki dil ve zamanlama konusunda tereddüt ederken bedeli Filistinli tutuklular bedenleriyle ödedi.

Araştırmanın vardığı sonuca göre ortaya çıkan bu fark, uluslararası insan hakları sisteminin iddia edildiği gibi olup biteni “göremediğini” değil, ne zaman göreceğine ve ne zaman “seçici sessizliğe” bürüneceğine karar verebildiğini gösteriyor.