Esed Sonrası Suriye’de İdeolojiler Savaşı
29.09.2026 - 16:29 | Son Güncellenme: 29.09.2026 - 16:37
Esed rejiminin Aralık 2024'te düşmesi, Suriye hayatında ideolojinin konumunu köklü biçimde değiştirdi. Ülke, iktidarın devlet, vatan ve toplum tanımını tek elden belirlediği bir dönemden çıkıp, birden fazla tasavvurun yeni Suriye'nin siyasi ve toplumsal anlamını üretmek için birbiriyle yarıştığı bir evreye girdi. Bu haliyle bugünkü mücadele, yönetim kurumları, silah ve sınırlar üzerindeki çekişmeden çok daha kapsamlı bir hal almış durumda.
Bu tartışmanın merkezinde şu sorular yer alıyor: Suriyeliyi tanımlama gücüne kim sahip olacak? Suriye toplumunu ne oluşturacak? Kamusal alanı hangi değerler yönetecek? Din ile devlet, kültür ile siyaset, birey ile topluluk, ulusal kimlik ile alt kimlikler arasındaki ilişki nasıl kurulacak?
İdeoloji kavramı üzerine düşünmek, bu dönüşümü siyasi propaganda veya parti sloganlarına indirgemeden okumaya yardımcı oluyor. İdeoloji, bir kavram olarak insana toplum içindeki konumunu, çıkarını, kimliğini ve başkalarıyla ilişkisini yorumlayacağı bir çerçeve sunar; ideolojiler ise her biri devlet, toplum ve gelecek konusunda kendi yorumunu dayatmaya çalışan rakip projelere dönüşür.
İdeolojik çoğulculuk
Bu bakış açısıyla ele alındığında, Esed sonrası Suriye geniş bir ideolojik çoğulculuğa sahne oluyor. İslamcılık, Selefilik, Suriye milliyetçiliği, Arap ulusalcılığı, Kürt milliyetçiliği, liberalizm, laiklik, mezhepsel ve bölgesel kimlikler; bunların yanında devrim ideolojisi, kurbanların hafızası ve geçiş dönemi adaleti gibi unsurlar aynı sahnede hareket ediyor. Ülke, her biri kendi toplum tasavvurunu Suriye için "doğal" olan tek tasavvur gibi göstermeye çalışan referans çerçevelerinin açık bir çekişme alanına dönüştü.

Bu dönem, eski devlet ideolojisinin çöküşünün hegemonya sorusunu gündeme getirdiğini gösteriyor. Çünkü bugünkü asıl mesele, özel bir tasavvuru genel bir tasavvura dönüştürebilecek gücün kimde olacağıyla, belirli bir değerler kümesinin toplumun bütününü temsil ediyormuş gibi görünmesini sağlayabilecek aktörle ve salt siyasi güce sahip olmaktan toplumsal kabul üretme kapasitesine sahip olmaya geçişle ilgili. Bu noktada hegemonya kavramı ile ideoloji-toplum ilişkisinin ilkeleri, bu dönemi sadece bir iktidar mücadelesi olarak okumaktan daha faydalı bir çerçeve sunuyor.
İslamcılık bu sınavın tam merkezinde yer alıyor. Çünkü silahlı ve siyasi muhalefet içinde faaliyet gösteren akımlar, karar ve yönetim mevkilerine taşınınca İslamcılık, iktidarı talep eden bir söylemden iktidarı uygulayan ve meşruiyet arayan bir söyleme dönüştü. Bu süreç, Şam'daki yeni yönetimle bağlantısını iddia eden bir grup etkili isim ve şahsiyet tarafından da destekleniyor.
Bugün bu dönüşüm İslamcılığı şöyle bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor: İktidar, çoğulcu bir toplumu kucaklayabilecek bir devlet inşa etmek zorunda; aynı zamanda devrimin ve yeni iktidarın İslami arka planından türeyen meşruiyetinin bir kısmını da korumak istiyor. Bu durum, kültürel ve toplumsal bir referans olarak İslam, siyasi bir program olarak İslamcılık, toplum ve ahlaka dair daha belirgin bir tasavvur olarak Selefilik ile devlet, şiddet ve meşruiyet konusunda daha sert bir tasavvura sahip Selefi-cihadizm arasında geniş bir alan açıyor. Sonuç olarak halk, tek bir referansa başvuramayacağı çeşitli ayrışma ve farklılıklara tabi kalıyor. Bu durum, belirsiz özellikleri ve görevleri olan bir şahsiyete bağlı "şeyh" otoritesi ve ona tabi idari bir kadronun ortaya çıkmasıyla tekrarlanıyor; bu da çevredeki insanları mevcut devletin mahiyeti konusunda düşündürüyor.
Bu ayrım, yeni Suriye'de Selefiliği anlamak için önemli bir alan açıyor. Selefilik, bireysel dindarlıktan başlayıp kamusal alan tasavvuruna kadar uzanan çok katmanlı düzeylerde hareket ederken, Selefi-cihadizm iktidar, toplum, egemenlik, kamusal alan ve sanal alan konusunda farklı bir tanıma dayanan daha katı bir siyasi proje çerçevesinde ilerliyor. Sorun, bazı ahlaki tasavvurların bireysel seçim alanından toplumsal düzenleme alanına kaydığı noktada ortaya çıkıyor; müzik, konserler, kıyafet, karma ortamlar, özel kutlamalar (düğünler, mezuniyetler) ve dans gibi meseleler siyasi konulara dönüşüyor, bunlar üzerindeki anlaşmazlık toplumun biçimine dair daha büyük mücadelenin bir parçası haline geliyor.
Sanat konserleri olgusu, bu dönüşümün en çarpıcı örneğini sunuyor. Bazı söylemlerde konser, kültürel bir etkinlikten öte bir anlam kazanıyor; şarkı topluma karşı bir tavra dönüşüyor; sanatçıların kıyafetleri kimlik göstergesine dönüşüyor; izleyici katılımı kültürel bir projeye duyulan bağlılığın ifadesi haline geliyor. Konsere itiraz ise din, ahlak, devrim ve toplumsal değerler dilini işe koşan toplu bir seferberlik eylemine dönüşüyor; öyle ki bazı Selefiler konser mekânlarının önünde karşı gösteriler düzenlenmesini çağırıyor. 17 Eylül 2026'da gerçekleşen Asala Nasri konserinin boykot edilmesi ve engellenmesi çağrıları da buna örnek. Bu noktada kültür siyasetin tam merkezine giriyor ve bir konserin düzenlenip düzenlenemeyeceği sorusu, kamusal alanı tanımlama hakkının kimde olduğuna dair daha büyük bir sorunun parçası haline geliyor.
Bu olgu, ideolojinin günlük yaşamda nasıl işlediğini gözler önüne sermesi açısından önemli. İdeolojik söylem ve onun taşıyıcıları, sıradan bir meseleyi bir kimlik sorununa dönüştürüyor; konser, istenen Suriye'nin biçimi için bir sınav haline geliyor, sanatçı toplumsal ve siyasi bir vizyonun simgesine dönüşüyor, ona yapılan itiraz da karşıt bir vizyonun ifadesi oluyor. Sosyal medya platformları, bu anlamların kampanyalar, etiketler ve dini-siyasi söylemler üzerinden üretildiği ve seferber edildiği arenalara dönüşüyor. Aynı mekanizma, Esed rejimiyle bağlantılı sanatçılar söz konusu olduğunda da tekrarlanıyor; siyasi hafıza, kamusal alanda var olmanın bir ölçütüne dönüşüyor, sanatçı sanat eserinin yanı sıra bir siyasi tavrın da taşıyıcısı haline geliyor. Devrim ideolojisi de böylece rejimin çöküşünden sonra adalet, meşruiyet ve toplumsal konum kavramlarını yeniden tanımlama sürecine giriyor.
Asala Nasri'nin durumu, karmaşık bir örnek sunuyor. Sanatçının Şam'a dönüşünde devrimin, muhalefetin ve kültürel-siyasi hareketliliğin hafızası; kültür, din, kadın, sanat ve Suriye kimliği sorularıyla kesişiyor. Konser böylece bir müzik etkinliğinden toplum ve kamusal yaşama dair çok yönlü vizyonlar mücadelesinin alanına dönüşüyor. Bu durum, ideolojinin sembol üretme kapasitesini, sanatçıyı bir kimliğin taşıyıcısına, konseri de kamusal yaşamın biçimine dair sembolik bir bildiriye dönüştürme gücünü gözler önüne seriyor. Kışkırtma ise bu mücadeleyi, devrim, şehitler, din ve değerler dilini temel alan toplu bir seferberliğe çeviriyor; böylece "biz" ve "onlar" ikiliği oluşuyor, kültürel farklılık toplu duyguları düşünceler kadar düzenleyen bir kimlik saflaşmasına dönüşüyor.
Tasavvurlar farklı mı?
İdeolojiler, çıkarı ve kimliği anlamak için bir çerçeve haline geliyor; bireyler, olaylara anlamını veren tasavvurlar içinde hareket ediyor. Konseri savunmak bir kesim için özgürlüğü ve kültürü savunmak anlamına gelirken, başka bir kesim için buna itiraz din ve ahlakı savunmak anlamına geliyor. Sanatçıların siyasi tavırları adalet ve hafıza mücadelesine dahil oluyor; böylece aynı eylem, okunduğu ideolojik çerçeveye göre çok farklı anlamlar taşıyabiliyor.
Mezhepçilik de aynı süreç içinde ortaya çıkıyor. Dini ve mezhepsel kimlik, çıkarları, hakları, güvenliği ve iktidarı belirlemenin temeli haline geldiğinde toplumsal ve kültürel bir aidiyetten siyasi bir ideolojiye dönüşüyor. Bu süreç, savaştan çıkan toplumlarda daha da güçleniyor; çünkü korku, şiddet ve hafıza, topluluğu bir koruma alanına dönüştürecek verimli bir ortam sağlıyor. Mezhepçi söylemler bu kaygıları siyasi projeler inşa etmekte kullanırken, merkezi iktidar da alt kimliklere karşı ulusal söylemi devreye sokuyor. Böylece ülke, aidiyetin tanımı, güvenlik ve haklar güvencesi, toplulukların devlet içindeki konumu üzerine bir mücadeleye sürükleniyor.
Kürt meselesi ideolojik çekişmeye, ulus, devlet, yurttaşlık, yerelleşme, bütünleşme ve güvenlik-ekonomi-idare sorumluluklarının paylaşımına dair bir tanım açısından giriyor. Kürt projesi, merkez ile bölgeler, kültür, dil ve yerel iktidar arasındaki ilişkiye dair bir tasavvur ortaya koyarken, Suriye milliyetçi akımları devletin birliği ve merkeziyetçiliği konusunda farklı tasavvurlar sunuyor. Anlaşmazlık böylece Suriye'nin kendisinin tanımına uzanıyor: birleşik ulusal kimliğe sahip merkezi bir devlet mi, çok ulusluluğa ve çok kültürlülüğe dayanan bir devlet mi, yoksa devletin birliğini geniş bir yerelleşme alanıyla birleştiren bir formül mü?
Ulusal kimlik üzerindeki çekişme, bu dönemin merkezi ekseni olarak beliriyor. Yeni iktidar, savaşın sonuçlarını, rejimin çöküşünü ve güçlerin/bileşenlerin çoğulluğunu kucaklayacak bir ulusal tanım üretmeye çalışıyor. Bu tanım kültür, eğitim, medya, anayasa ve kurumlar üzerinden ilerlerken, ders programları, bayramlar, müzik, dil ve ulusal semboller gibi günlük yaşamın ayrıntılarında da kendini gösteriyor.
Kültür burada ileri bir siyasi konuma yükseliyor; çünkü ideolojik çekişmeye sembolik araçlarını sağlıyor. Şarkı toplumun imgesini belirliyor, kitap bilginin sınırlarını çiziyor, dil topluluğun devlet içindeki konumunu tayin ediyor, kutlama kamusal alanın niteliğini şekillendiriyor, kadının varlığı toplumun kimlik ve toplumsal cinsiyet tasavvurunu belirliyor, din ile sanat arasındaki ilişki yeni devlet içinde şekillenen kültürel özgürlük alanını tanımlıyor.
Günlük yaşamın ayrıntıları, siyasi geçişin gerçek sınavları olarak beliriyor. Ulusal kimliğin anayasal metinlerden ve yasal kararnamelerden istikrarlı bir toplumsal pratiğe dönüşmesi zaman alıyor; aynı şekilde siyasi hegemonyanın da devlet tasavvuru, toplumsal çıkarlar ve kimlikler konusunda bir mutabakat üretmesi gerekiyor. Anayasal bildiri, geçiş döneminin hukuki çerçevesi olarak bu mücadelenin içine giriyor; siyasi değeri de siyasi, toplumsal ve kültürel çoğulluğu kucaklayabilme ve yurttaşlık için ortak bir anlam inşa edebilme kapasitesiyle ölçülüyor.
Bütün bu çekişmeler, Suriye'yi tanımlama ve kimliğini belirleme hakkının kimde olduğu, ülkedeki kamusal alanı tanımlama hakkının kime ait olduğu sorusunda birleşiyor. İslamcılık burada devlet ve toplum tasavvurunu ortaya koyarken, Selefilik ahlak ve kamusal alana dair vizyonunu sunuyor; sivil ve laik akımlar özgürlüklere dair tasavvurlarını savunuyor; Kürt güçleri çoğulculuk ve yerelleşmeye dair vizyonlarını dile getiriyor; mezhepsel gruplar güvenlik ve temsil kaygılarını taşıyor; devrimin hafızası ise adalet ve hesap sorma kavramlarını gündeme getiriyor. Suriyelilerin geniş kesimleri ise siyaseti devlet kurumlarına geri döndürecek bir istikrara özlem duyuyor.
Bu çoğulculuk, Suriye'yi ideolojilerin yurttaşı, toplumu ve devleti tanımlamak için yarıştığı kurucu bir ana taşıyor; kurumlar bu çoğulluğu sürdürülebilir siyasi kurallara dönüştürmeye çalışıyor. Bu dönemin çerçevesi, devletin siyasi, kültürel ve hukuki alan içinde ideolojik rekabeti kucaklama kapasitesiyle, birey ile devlet arasındaki ilişkinin temelini yurttaşlık üzerine kuran, dini, ulusal ve siyasi çoğulluğu koruyan, kültüre ifade alanı tanıyan ve siyasi hafızayı adalet ile kurumlara götüren bir mecraya çeviren ulusal bir çerçeve inşa etme becerisiyle belirlenecek. Böylece Suriye, iktidar rekabetinin toplum, kültür ve devlet tanımı üzerindeki rekabetle iç içe geçtiği bir döneme giriyor; asıl mesele -ve burada önemli olan da bu- devleti sahiplenen bir ideolojiden, ideolojileri kucaklayan bir devlete geçiş yapabilmek. Böylece toplum çoğulluğunu koruyabilecek, rakip kimlikler ve tavırlar kamusal alanın unsurlarına dönüşebilecek; Suriyeliyi, toplumu, özgürlüğü, dini ve kültürü tanımlamak da yeni Suriye üzerine açık bir ulusal tartışmanın parçası haline gelebilecek.