Destansı Öfke: Washington’un İran Operasyonundaki Çelişkili Hesapları
06.03.2026 - 15:35 | Son Güncellenme: 11.03.2026 - 10:54
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, 28 Şubat 2026 tarihinde, İran'ı hedef alan ve İsrail ile ortaklaşa yürütülen Destansı Öfke (Epic Fury) operasyonunun başlatıldığını ilan etmiştir. Saldırı, daha ilk gününde İran Lideri Ali Hamaney ve çok sayıda üst düzey yardımcısının suikasta uğramasıyla sonuçlanmış; pek çok askeri ve güvenlik üssü ile tesisi hedef alınmıştır. İran ve Irak ile Lübnan'daki müttefikleri; İsrail'i, bölgedeki Amerikan üslerini ve menfaatlerini, ayrıca Körfez ülkelerindeki petrol ve gaz üretim tesislerini hedef alan bir dizi saldırıyla karşılık vermiştir.
ABD-İsrail ortak saldırısının ilan edilen amacı İran'ın nükleer ve füze programını imha etmek olsa da, Trump operasyonun başlangıcında yayınladığı kayıtlı konuşmasında, bunun nasıl gerçekleştirileceğini belirtmeksizin, daha geniş hedefin İran rejimini değiştirmek olduğunu ima etmiştir. Operasyonun dört ila beş hafta sürebileceğine ve muhtemelen Amerikan kara kuvvetlerinin konuşlandırılmasını gerektirebileceğine dair söylemleri, bölgeyi topyekun bir kaos ortamına sürükleyebilecek uzun süreli bir savaş ihtimalini artırmaktadır. Bu esnada, tüm dünyanın gözü önünde İran'daki askeri ve sivil tesislerin sistematik bir şekilde imha edilmesi süreci yürütülmekte; bu durum kuvvetler mantığının üstünlüğünün açık bir ilanı olarak görülmektedir.
Amerikan hedeflerindeki belirsizlik
İsrail’in İran’a yönelik savaşındaki hedefleri; sadece nükleer programı yok etmek, balistik füze üretim kapasitesini dizginlemek veya bölgesel ittifaklarını parçalamakla yetinmeyip rejimi devirmek ve İran'ı bir kaos ortamına sokmak istemesi bakımından daha net görünürken, Amerikan hedefleri daha az belirgin ve daha çelişkili bir tablo çizmektedir. Bu durum esasen Trump'ın açıklamalarındaki tutarsızlıklardan kaynaklanmaktadır. Trump, İran'a yönelik askeri saldırıların başladığını duyururken ilan edilen hedefi, İran rejiminden kaynaklanan yakın tehditleri ortadan kaldırarak Amerikan halkını savunmak şeklinde belirlemiş, ancak bu tehditlerin mahiyetine dair bir açıklama yapmamıştır. ABD'nin İran'ın nükleer silahlara sahip olmasına izin vermeyeceğini, füze kapasitesini imha edeceğini ve bölgede ABD ile müttefiklerini tehdit eden terör kollarını tasfiye edeceğini vurgulamıştır. Konuşmasında bu üç hedef net bir şekilde yer alsa da, İran halkına kurumlarının kontrolünü ele alma çağrısında bulunarak ve bunun nesiller boyu karşınıza çıkacak tek fırsat olabileceğini belirterek rejim değişikliği arzusunu da ima etmiştir. Ancak İran rejiminin sadece hava saldırılarıyla devrilip devrilemeyeceğine dair şüpheler, bu yaklaşımın ciddiyeti hakkında soru işaretleri doğurmuştur.
Trump'ın ertesi gün, daha fazla ayrıntı vermeksizin yakında atanabilecek olan yeni İran yönetimi ile diyalog kurmayı kabul ettiğini açıklaması sahadaki kafa karışıklığını daha da artırmıştır.
The Atlantic dergisine ve bir ABC News muhabirine verdiği mülakatlarda Trump, olası bir görüşme tarihi belirleyemeyeceğini söylemiş ve alternatif olabilecek bazı İranlı adayların bombardımanlarda ölmüş olabileceğine işaret etmiştir.
Buna ek olarak, askeri operasyonların takvimi konusunda Amerikan yönetimi içerisinde de bir görüş ayrılığı ortaya çıkmıştır. Trump, dört ila beş hafta sürebilecek bir savaştan bahsederken, daha sonra ne kadar sürerse sürsün, uygundur ifadesini kullanmıştır.

Bu tutum, Amerikan Savunma Bakanı Pete Hegseth'in bu açıklamadan sadece birkaç saat önce yaptığı, İran'a yönelik savaşın Irak savaşı gibi olmayacağı ve ucu açık bir savaş olmayacağı yönündeki beyanlarıyla çelişmektedir. Trump'ın, seleflerini uzun süreli savaşlara dahil oldukları için defalarca eleştirmesine ve 2016 ile 2024 seçim kampanyalarında sonu gelmeyen savaşlar dönemini bitirme sözü vermesine rağmen, İran içerisine Amerikan birlikleri konuşlandırma ihtimalini ima etmesi belirsizliği daha da derinleştirmiştir.
Hegseth, ABD'nin İran'a rejimi devirmek amacıyla saldırdığını reddetse de; Trump, Irak'taki Kürt liderlerle İran'a yönelik savaşın seyri ve hedefleri hakkında telefon görüşmeleri gerçekleştirmiştir. Bu hamle, Kürt güçlerini İran'daki kara operasyonlarında kullanma amacı taşıyor gibi görünmektedir. Kürtler, İran-Irak sınırı boyunca konuşlanmış binlerce savaşçıya sahiptir ve askeri operasyonlar geliştikçe önemi artabilecek stratejik bölgeleri kontrol etmektedirler.
Amerikan medyasında yer alan haberlere göre bu görüşmeler, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun bölgedeki Kürt liderlerle aylardır yürüttüğü temasların bir sonucudur. Netanyahu, ABD-İsrail hava saldırılarının, Irak'taki binlerce muhalif İranlı Kürt savaşçının İran'a geçişine zemin hazırlamasını, böylece rejimin kendi toprakları üzerindeki kontrolünü zayıflatarak rejimin düşüşüne yol açabilecek halk ayaklanmalarının kapısını aralamasını ummaktadır. Ancak ABD'nin temel müttefiki olan Türkiye'nin tutumu ve Kürtlerin, ABD'nin kendilerini kullanıp ilk fırsatta terk edeceği yönündeki tarihsel endişeleri bu plan için bir engel teşkil etmektedir. Amerikan kaynakları bu temasları, Başkan herkesle konuşuyor.
Kürt liderlerle konuşuyor, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile de konuştu ifadeleriyle doğrulamıştır.
Savaşın gerekçeleri ve değişen argümanlar
Savaşın gerekçeleri ve Amerikan tarafının sunduğu savunmalar, yalnızca gerçek dışı beyanlar nedeniyle değil, aynı zamanda Amerikan yönetiminin kamuoyunu hafife alması ve halk nezdinde geçerli olanın rasyonel bir gerekçelendirme değil, içgüdülere hitap etmek olduğu yönündeki kanaati neticesinde dikkat çekici bir şekilde değişmiştir. İran, Amerika Birleşik Devletleri karşıtı söylemlerine rağmen, askeri kapasitesi açısından ABD için fiili bir tehdit teşkil etmemektedir. Bu sebeple Washington, on yıllar boyunca birbirini izleyen Demokrat ve Cumhuriyetçi yönetimler altında, İran rejimini devirmek yerine onu çevreleme ve politikalarını değiştirme stratejisi izlemiştir. Belirli durumlarda, 2001 yılında Afganistan’ın, 2003 yılında ise Irak’ın Amerikan işgali sırasında ve daha sonra 2014-2017 yılları arasında Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) ile mücadelede görüldüğü gibi, çıkarların kesiştiği noktalarda taraflar arasında sınırlı işbirlikleri de gerçekleşmiştir. İlişkilerde; 1980’deki başarısız elçilik rehine kurtarma operasyonu ve 1980’lerdeki Tanker Savaşları gibi sınırlı askeri sürtüşmeler yaşanmış olsa da, bu münasebet yaklaşık 90 milyon nüfuslu bir devletle geniş çaplı bir askeri çatışmaya girilmesini engelleyen bir tavan çerçevesinde kalmıştır.

İlk Trump yönetimi, 2020 yılında Bağdat Havalimanı yakınlarında düzenlenen bir hava saldırısıyla Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’ye suikast düzenlediğinde, İran’ın tepkisi ölçülü ve sınırlı kalmıştı. Hatta Trump, Başkan Barack Obama yönetiminin İran ile imzaladığı 2015 Nükleer Anlaşması’ndan çekildiğinde bile, girişimlerini daha katı bir nükleer anlaşma yapma üzerinde yoğunlaştırmış; askeri seçeneğe ancak 2025 yılında ABD’nin İsrail ile birlikte Fordo, Natanz ve İsfahan’daki nükleer tesislere düzenlediği saldırıya katılmasıyla başvurmuştur.
Ancak Trump’ın İran’a karşı son askeri harekât ilanı ve İranlılara rejimlerinden kurtulup devlet kurumlarını ele geçirme çağrısında bulunması, ikinci başkanlık döneminde İran’a yönelik yaklaşımında köklü bir değişikliğe işaret etmektedir.

Bu değişim, 2026 yılı başında Amerikan özel kuvvetlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini Karakas’ın merkezinden kaçırmasının ardından Venezuela rejiminin yönelimini değiştirmedeki başarısından güç almış olabilir. Ne var ki İran, Venezuela’dan kökten farklıdır ve onunla girilecek bir çatışma çok daha büyük jeopolitik riskler barındırmaktadır. Trump, havadan yürütülen büyük bir askeri operasyonun sahada siyasi hedeflere ulaşabileceği yönündeki kumarının sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaktır. Ayrıca, bu savaştaki olası Amerikan kayıplarının yanı sıra, halihazırda enflasyon ve hayat pahalılığı baskısı altındaki Amerikan vatandaşlarının omuzlarına binecek olan enerji fiyatlarındaki sert yükselişin ekonomik sonuçlarından da doğrudan sorumlu olacaktır.
Trump, bu zorluklar karşısında, İran’ın Amerika’yı ve ulusal güvenliğimizdeki temel çıkarlarımızı tehdit etmesini engellemeyi amaçladığını iddia ederek bir dizi çelişkili gerekçe sunmuştur. İran’ın nükleer hedeflerinden vazgeçme konusundaki her fırsatı reddettiğini ve ABD’nin artık buna tahammül edemeyeceğini öne sürmüştür; oysa İran, müzakereler sırasında tüm zenginleştirilmiş uranyumu ülke dışına çıkarma ve nükleer programı üzerinde sıkı denetimi kabul etme dahil olmak üzere büyük tavizler vermişti.
Trump ayrıca, İran’ın füze cephaneliğine ve Hizbullah ile İslami Direniş Hareketi (Hamas) gibi bölgesel gruplara verdiği istikrar bozucu desteğe odaklanarak, bu unsurları kararlı bir askeri yanıt gerektiren doğrudan tehditler olarak sunmuştur. Mantığını güçlendirmek adına, 1979 İslam Devrimi’nden bu yana Washington ile Tahran arasındaki gerilimli tarihe atıfta bulunarak, mevcut saldırıları uzun süreli bir çatışmanın devamı ve on yıllardır süren hesaplaşmanın bir öcü olarak nitelendirmiştir. 1979’da Tahran’daki Amerikan Büyükelçiliği’nin basılmasının ardından 52 Amerikalının rehine alınmasını, 1983’te Beyrut’taki kışla patlamasında 241 Amerikan askerinin öldürülmesini ve 2000 yılında Yemen’de Amerikan muhribi "USS Cole"a düzenlenen saldırıyı (ki ABD bu saldırıyı uzun süredir El-Kaide’ye atfetmesine rağmen Trump, İran’ın muhtemelen işin içinde olduğunu iddia etmiştir) zikretmiştir. Ayrıca işgal sonrası Irak’ta Amerikan kuvvetlerini hedef alan saldırılara İran’ın verdiği desteği, Amerikan çıkarlarına yönelik sürekli bir tehdit oluşturduğunun ek kanıtı olarak sunmuştur.
Trump’ın söylemindeki yenilik, Amerikan istihbarat değerlendirmeleriyle desteklenmeyen üç iddiada yatmaktadır: Birincisi, İran’ın nükleer programını yeniden inşa etmeye çalıştığı; ikincisi, Avrupa’yı ve yurt dışındaki Amerikan kuvvetlerini tehdit edebilecek, yakında Amerikan topraklarına ulaşabilecek uzun menzilli füzeler geliştirmeye devam ettiği; üçüncüsü ise İran’ın bölgedeki Amerikan kuvvetlerine önleyici (preventive) bir saldırı planladığıdır. İlk iddiaya gelince; bizzat Trump, 2025 yazındaki hava saldırılarıyla ABD’nin İran nükleer programını tamamen imha ettiğini defalarca teyit etmişti. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), İran’ın zenginleştirme programını yeniden başlattığına veya nükleer bomba üretmeye çalıştığına dair hiçbir kanıt bulunmadığını doğrulamış, bu durum Amerikan istihbarat raporlarınca da desteklenmiştir. İkinci iddia için de durum aynıdır; Amerikan Savunma İstihbarat Teşkilatı (DIA) 2025 yılındaki değerlendirmesinde, İran’ın kıtalararası balistik füze geliştirmeye başladığına dair hiçbir emare bulunmadığını ve böyle bir projenin başlaması halinde tamamlanmasının on yıl alacağını belirtmiştir. İran’ın Amerikan kuvvetlerine önleyici bir saldırı düzenleme niyetinde olduğu yönündeki üçüncü iddiaya dair ise, Amerikan Savunma Bakanlığı (Pentagon), savaşın ikinci günü olan 1 Mart’ta Kongre üyelerine verdiği brifingde, bu yönde bir istihbarat bilgisi bulunmadığını itiraf etmiştir.
Müzakerelerin, İran’ın tüm Amerikan taleplerine boyun eğmeyi reddetmesi durumunda savaş hazırlıklarını tamamlamak için zaman kazanma girişiminden ibaret olduğuna dair ciddi emareler bulunmaktadır. Bu hipotez, Washington ve Tel Aviv’in saldırıyı fiili uygulama tarihinden bir hafta önce gerçekleştirmeyi planladığı, ancak operasyonun operasyonel ve istihbari nedenlerle ertelendiği yönündeki bilgilerle güçlenmektedir. Bu gecikme, Trump’a saldırıdan önce tüm yolları tüketmiş gibi görünmesi için ek bir hafta kazandırmıştır. 17 Şubat’ta ABD-İran görüşmelerinin ikinci turu anlaşmasız kapandıktan sonra, Amerikan ve İsrailli askeri planlamacılar saldırıları dört gün sonra, yani 21 Şubat’ta gerçekleştirmeye hazırlanıyordu. Ancak bölgedeki elverişsiz hava koşullarının planın asıl tarihinde uygulanmasını engellemesi nedeniyle nihai onayın alınması bir hafta daha sürmüştür.
Her ne kadar Trump, İran’a darbe indirme kararını Cenevre’deki son görüşmelerden sonra ve İran'ın gizli nükleer projelere yeniden başladığına dair istihbarat alması üzerine verdiğini iddia etse de; çeşitli sızıntılar, son müzakere turunun İran’ı şaşırtmak ve saldırı tarihini belirlemek için zaman kazanmak amacıyla yürütülen kasıtlı bir Amerikan dezenformasyon süreci olduğunu doğrulamaktadır. Bu, askeri hazırlıklar son aşamadayken İran'a diplomatik yolun hala açık olduğu yanılsamasını verme stratejisinin bir parçasıydı.
İran’a savaş açılmasını meşrulaştırmak için sunulan Amerikan gerekçelerindeki tutarsızlık, İsrail’in bu süreçteki rolüne de uzanmıştır.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 2 Mart tarihinde yaptığı açıklamada, İsrail'in tek başına harekete geçmeye hazırlandığının tespit edilmesi üzerine ABD'nin önleyici (preemptive) bir darbe indirdiğini, aksi takdirde İsrail’in tek taraflı hamlesinin Amerikan kuvvetlerini hedef alan bir İran misillemesine ve daha büyük kayıplara yol açacağını iddia etmiştir. Ancak Rubio’nun bu beyanatı, daha önce Kongre’deki her iki partiden üst düzey yasa koyuculara sunduğu ve bir kısmı medyaya sızan gizli brifingdeki anlatımıyla çelişmektedir. Zira söz konusu brifingde İran’ın kışkırtılmadan ABD’ye saldırmayı planladığına dair bir bilgi sunmamış; aksine, tek taraflı bir İsrail saldırısının İran’ı bölgedeki Amerikan mevzilerini hedef almaya itebileceği ve bunun da Washington’u bir önleyici darbe seçeneğiyle karşı karşıya bırakabileceği senaryosunu ortaya koymuştur. Bu durum, savaş kararının esasen İsrail tarafından alındığı anlamına gelmektedir. Rubio ayrıca Amerikan ve İsrail saldırılarının eş zamanlı icrasını tartışmış, ancak İsrail'i planlarından vazgeçirme seçeneğini gündeme getirmemiştir.
Rubio’nun kamuoyuna açık bu beyanatı, özellikle dış savaşlara dahil olma konusunda hassas olan ve İsrail’in ABD'yi kendi savaşlarına sürüklemesinden endişe eden MAGA (Amerika'yı Yeniden Harika Yap) tabanında büyük bir eleştiri dalgasına yol açmıştır. Bu durum Trump’ı, İsrail planlarının kendisini saldırıya ittiği yönündeki iddiaları reddetmek zorunda bırakmıştır. Trump, tam tersine, belki de hareket geçmeleri için onları kendisinin zorladığını vurgulamış; Washington hamle yapmasaydı İran’ın ilk saldırıyı gerçekleştireceğine tamamen ikna olduğunu eklemiştir.
Sonuç
Kapsamı Körfez bölgesinin ve Orta Doğu’nun geniş bir kısmına yayılan mevcut savaşın nereye evrileceğini kesin olarak kestirmek mümkün değildir. Ancak kesin olan şudur ki; Trump’ın İran’a savaş açma kararı, bölgeyi ve dünyayı 2003’teki Irak işgalinden bu yana siyasi, güvenlik ve ekonomik sonuçları bakımından en tehlikeli krizlerden birine sokmuştur. İran’ın geleceğine dair net bir vizyonun eksikliği krizin vahametini artırmaktadır. Olasılıklar; rejimin düşmesi ve boşluğu dolduracak net bir alternatifin yokluğu durumunda ortaya çıkacak topyekûn bir iç ve bölgesel kaos ile rejim içinde intikam peşinde koşan daha radikal bir akımın yükselişi arasında gidip gelmektedir. Maduro’nun kaçırılmasından sonra Venezuela’da yaşanan değişim senaryosunun burada tekrarlanma ihtimali ise uzak görünmektedir.
Kaynak: Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi (Alaraby)