Boyun Eğmekten Tahakküme: Baskı Sonrası Güç Psikolojisi
04.09.2026 - 15:09 | Son Güncellenme: 04.09.2026 - 15:21
Lübnanlı psikolog Dr. Mustafa Hicazi, "Sosyal Gerilik: Ezilen İnsanın Psikolojisine Giriş" adlı kitabında, tahakkümcüyle özdeşleşme meselesini son derece önemli bir bölümde ele alıyor. Bu mesele, zulme ve haksızlığa karşı çıktığı varsayılan kişilerin sergilediği bazı şiddet biçimlerini açıklamak bakımından büyük önem taşıyor. Efendinin, despotun ya da güvenlik görevlisinin dayattığı güç karşısında ezilme yaşayan insan, çoğunlukla tahakkümcüyle özdeşleşme eğilimi gösteriyor. Buradaki özdeşleşme, taklidi aşan ve tahakkümcünün kişiliğine tam anlamıyla bürünmeyi ifade eden bir kavram.
Dr. Mustafa Hicazi şöyle diyor: Yeterince çerçevelenmemiş silahlı kişi, önünde tahakkümcünün davranış modelinden ve onun sayısız ihlalinden başka bir örnek bulamaz. Varoluşsal çıkmazını çözmenin ve vatandaşlarla kardeşlik ruhu içinde onurunu yeniden kazanmanın yolunu ararken, aynı bağımlılık ilişkilerini yeniden ürettiği görülür: Üstlerine karşı dalkavukluk ve yaltaklık, vatandaşlara karşı ise kibir, taşkınlık ve şiddet. Bu, rollerin büyülü bir biçimde tersine çevrilmesidir; kaderin sihirli bir dönüşümüdür. İçinde, geçmişin zayıflığından ve aşağılanmasından ani bir kurtuluş için güce ve onu kullanmaya duyulan kronik bir ihtiyaç barınır.
Savaşanlar ve silahlı kişiler arasında tahakkümcüyle özdeşleşmenin davranışsal ve psikolojik düzeyde yaygınlaşması, değişim ve özgürleşme süreci açısından son derece tehlikeli sonuçlar doğurur. Önceki ilişkileri —tahakkümcü ile boyun eğenin ilişkisini— ortadan kaldırıp yerine kardeşliği ikame etmek yerine, yeni efendilerin ve yeni tahakkümcülerin sahneye çıktığı görülür. Bu anlama şiddet üzerine kök salmış siyasi kültürü de eklediğimizde, güçsüzken güce kavuşan insanın davranışını belirleyen doğal, eğitimsel, içgüdüsel ve arzusal etkenlerle karşı karşıya kalırız.
Uzun soluklu baskı rejimlerinde dengesiz bir psikolojik ilişki doğar: Güvenlik aygıtları mutlak gücün simgesine dönüşür, vatandaş öfkesini korkuyla bastırır ve kolektif bellekte "iktidar korkutur" düsturu adeta bir aksiyom olarak yerleşir.
Silahlı güçler iktidara geldiğinde, bu güçlerden doğan siyasi düzenin en azından görünüş itibarıyla devirdiği despotik düzenden farklı bir çehre sergilemesi zorunludur. Bu nedenle güvenlik görevlilerine vatandaşlarla ilişkilerini dostane bir çizgide tutmaları emri verilir. İşte tam burada son derece ilginç bir olguyla karşılaşılır: Toplumsal düzeyde baskı aniden zayıflayınca, toplum korkudan olgun vatandaşlığa doğrudan geçiş yapmaz; aksine geçici olarak aşırı boyun eğmeden aşırı meydan okumaya sürüklenebilir. Siyaset sosyolojisinde son derece önemli olan bu olgu, "güç ilişkisinin tersine dönmesi" ya da "toplumun iktidara karşı kabadayılık etmesi" kavramlarıyla tanımlanabilir.
Uzun soluklu baskı rejimlerinde dengesiz bir psikolojik ilişki doğar: Güvenlik aygıtları mutlak gücün simgesine dönüşür, vatandaş öfkesini korkuyla bastırır ve kolektif bellekte "iktidar korkutur" düsturu adeta bir aksiyom olarak yerleşir. Ancak iktidar el değiştirip güvenlik görevlisi artık eskisi gibi şiddet kullanamaz hale geldiğinde farklı bir şey yaşanabilir: Korku hızla yok olur, ama eski aşağılanmanın izleri aynı hızla silinmez. Vatandaş bir anda fark eder ki kendisinden korktuğu güvenlik görevlisi artık ona zarar veremez, hatta belki toplumun tepkisinden kendisi korkar hale gelmiştir. İşte bu noktada bazı insanlar yeni bir güç sarhoşluğu yaşayabilir.
Bu sarhoşluk farklı biçimler alır: Güvenlik görevlilerini alay konusu etmek ve aşağılamak, gerektirmeyen durumlarda bile onlara meydan okumak, yetkilerinin sınırlarını test etmek için kasıtlı olarak kışkırtmak. Bunların en tehlikelisi ise meşru olduğu durumlarda bile her güvenlik uygulamasını bir tür despotizm saymaktır. Burada tehlikeli bir psikolojik süreç devreye girer: Ayrıcalığın kaldırılması talebinden ayrıcalığın tersine çevrilmesi talebine geçiş. Yani sorun, "cellat-kurban" ilişkisini reddetmek değil; kurbanın zaman zaman cellat konumuna geçmek istemesidir.
Mesele, bazılarının sandığından çok daha karmaşıktır. Polis memuru da kendini yeni düzenin kurbanı olarak görebilir; bu ince bir psikolojik noktadır. Şiddet dolu bir ortamdan gelen polis memuru, otorite hakkında belirli bir algıya sahip olabilir: "Güvenlik için canımı tehlikeye atıyorum, neden güç kullanmam engellensin?" Eski düzende polis, gözaltındaki kişiye ya da sıradan vatandaşa şiddet ve zorbalık içeren bir tutumla yakışmaya alışkın olabilir; gözaltındaki kişiyi çoğunlukla hakkı olmayan biri olarak görür. Sonra yeni kurum gelir ve der ki: Dövme. Aşağılama. Prosedürlere uy. Çalışmalarını belgele. Hesap verebilirliğe tabi ol.
Devlet açısından bu zorunlu bir mesleki dönüşümdür; ama mesleki kimliği farklı bir ortamda şekillenmiş biri açısından, kendini polis olarak tanımladığı güç araçlarının elinden alınması gibi görünebilir. Bu yüzden polis reformu, hedefleri ne kadar açık olursa olsun, içten gelen bir dirençle karşılaşabilir. Bu bağlamda BM'nin güvenlik sektörü reformuna ilişkin literatürü, çatışma sonrası ortamlarda reformun karmaşık bir siyasi ve kurumsal süreç olduğuna ve eski düzenle bağlantılı güçlerin reformu konumlarına ve nüfuzlarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak algılayabileceğine dikkat çekmektedir.
İşte bu nedenle yeni kurum, eski kurumun zihniyetini taşıyabilir; bu, geçiş dönemlerinin en tehlikeli sorunlarından biridir. Kurumların adları, resmi kıyafetler, semboller ve liderlikler değişebilir. Ama güvenlik aygıtlarındaki çoğunluk eski kültürü taşıdığı sürece, yeni kurumdaki değişim biçimsel kalır; zira zihniyet eskidir. Bu nedenle polisliği inşa etmek, bir karakol kurmakla ya da personeli silah kullanımı konusunda eğitmekle başlamaz; şu soruyu yanıtlamakla başlar: Polis olmak ne anlama gelir? Polis, insanların korktuğu güçlü bir adam mıdır, yoksa yasal yetkiye sahip ve hesap verebilirliğe tabi bir kamu görevlisi midir?
Despotizmin etkileri, onu uygulayan rejimin çöküşüyle sona ermez; toplumlar korkudan vatandaşlığa, baskıdan hukukun üstünlüğüne kendiliğinden geçiş yapmaz.
İlginç olgulardan biri de toplumun bizzat kendisinin gözaltındakilerin işkenceye uğramasını talep etmesidir; özellikle gözaltındaki kişi toplumsal olarak "suçlu", "hain", "düşman" ya da topluluğa tehdit oluşturan biri olarak sınıflandırıldığında. Bu durumda vatandaş, gözaltındaki kişiye henüz suçluluğu kanıtlanmamış bir insan olarak değil, cezayı hak eden biri olarak bakmaya başlar. Sosyal psikolojide "insanlıktan çıkarma" olarak bilinen süreç tam da burada işler: Bazı kişiler ya da gruplar, kolektif bilinçte başkalarının empati duymasını sağlayan ahlaki statülerinin bir bölümünü yitirir. İnsan bu statüyü yitirdiğinde, ona zarar vermeyi meşrulaştırmak kolaylaşır.
Polis karakolunda dövülerek hayatını kaybeden genç Muhammed Gumeyre'nin ardından yükselen öfkeli tepkiler bazılarını yanıltabilir. Gerçekte güçlü bir halk kampanyası olayı kınayarak sorumluların en ağır cezaya çarptırılmasını talep etti; ancak bu kişilerin aynısı, ya da Suriye halkının başka kesimleri, başka kişilerin işkenceye uğraması ve aşağılanmasından büyük bir memnuniyet ve şamatle duydu. Hatta toplumun suçlu saydığı ve merhamete layık görmediği bazı gözaltındakilere iyi muamele edildiğini gösteren görüntüleri izleyince itiraz etti ve alay etti. Bu anlamda Muhammed Gumeyre'ye yapılanları protesto eden kampanya, mutlak anlamda işkence karşıtı bir kampanya değildi.
Bu olguya "ilke ahlakı" karşısında "cemaat ahlakı" diyebiliriz. İlke ahlakı, işkencenin kime uygulandığından bağımsız olarak yanlış olduğunu söyler. Cemaat ahlakı ise bilinçli ya da bilinçsiz biçimde şunu söyler: Bizden birine işkence etmek zulümdür, düşmanlarımıza işkence etmek ise anlaşılır ya da hak edilmiştir. Burada artık yargının ölçütü eylem değil, failin ve kurbanın kimliğidir. Polis kendi grubumuzdan bir genci dövdüğünde "bu despotizmdir" deriz. Ama polis öbür gruptan birini dövdüğünde bazıları "bunlar başlarına geleni hak ediyor" diyebilir. İşte burada en tehlikeli ahlaki dönüşüm yaşanır: Aynı eylemin ahlaki hükmü, kurbanın kimliğine göre değişir.
Despotizmin etkileri, onu uygulayan rejimin çöküşüyle sona ermez; toplumlar korkudan vatandaşlığa, baskıdan hukukun üstünlüğüne kendiliğinden geçiş yapmaz. Despotizm uzadıkça geride yalnızca çarpık kurumlar bırakmaz; ortadan kalktıktan sonra da sürebilecek düşünce kalıpları, davranış biçimleri ve psikolojik ilişkiler bırakır. Bu nedenle geçiş dönemlerinde yaşanabilecek en tehlikeli şey, eski rejimin bazı mensuplarının baskı zihniyetine tutunması değil; o zihniyetin bazı mekanizmalarının ona karşı ayaklananlara da sirayet etmesidir.