Batı’nın Filistin Devleti’ni Tanımaya Yönelik Tutumundaki Değişimin Sebep ve Sonuçları
05.08.2025 - 15:27 | Son Güncellenme: 27.08.2025 - 10:57
Uluslararası diplomatik arena, son haftalarda Filistin Devleti’nin tanınmasına yönelik adımların hızlandığına tanık oluyor.
Bu adımların, İsrail’in uluslararası ilişkiler ağında etki oluşturması ve Binyamin Netanyahu hükümeti üzerinde 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze Şeridi’ne yönelik sürdürdüğü saldırıları durdurması için baskıları artırması bekleniyor.
Fransa, İngiltere ve Hollanda da dahil olmak üzere 15 Batılı ülke, Eylül ayında New York’ta düzenlenecek olan 80. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu sırasında Filistin Devleti’ni resmi olarak tanımayı değerlendirdiklerini açıkladı.
Söz konusu ülkeler tarafından yapılan ortak açıklamada, Filistin Devleti’nin tanınmasının “iki devletli çözüme doğru atılmış temel bir adım” olduğu vurgulanarak, diğer ülkelere de bu yaklaşımı benimseme çağrısı yapıldı.
Bu gelişme, büyük Avrupa ülkelerinin Filistin meselesine ilişkin tutumlarında net bir dönüşüm olarak kabul ediliyor.
Avrupa’nın tutumundaki dönüşümün başlangıcı
İsrail’in Gazze’ye yönelik devam eden saldırılarına ilişkin, 2024 ortalarından bu yana Avrupa’nın pozisyonlarında açık değişimler olduğuna dair işaretler olmasına rağmen, İsrail’in 19 Ocak’ta varılan son ateşkesi ihlal etmesi ve iki ay sonra, 19 Mart’ta saldırılarına yeniden başlamasıyla bu değişimler daha da ivme kazandı.
Gazze’de kötüleşen insani durum, sistematik açlığın yanı sıra kadın ve çocukların doğrudan hedef alınmasına ilişkin sık sık bildirilen insan hakları raporları tepkileri daha da güçlendirdi.
İsrail’in, yardımların dağıtımı ve yardım almaya çalışan sivilleri hedef alarak insan onurunu ve açlığı benzeri görülmemiş bir düzeye taşıyan eylemleri nedeniyle birçok Avrupa hükümeti sessizliğini bozdu ve İsrail’e karşı daha sert bir üslup kullanmaya başladı.
Bu ülkelerin söylemleri, “itidal çağrısı” sınırlarını aşarak, doğrudan yaptırım uygulanacağına dair tehditlere varan bir noktaya geldi.
Bu bağlamda, İngiltere, Fransa ve Kanada 19 Mayıs’ta ortak bir açıklama yaparak, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı abluka ve yardımların girişini engellemesinin “uluslararası insancıl hukukun ihlali” olduğunu ilan etti ve İsrailli yetkililere yaptırım uygulama tehdidinde bulundu. Bu, İsrail ile ilişkilerde ilk kez yaşanan bir durumdu.
İtalya, Fransa, İspanya ve Portekiz ise bir adım daha ileri giderek, Tel Aviv’deki büyükelçilerini geri çağırdı.
Belçika ve İspanya ise, İsrail ile daha önce imzalanan askeri ve ticari anlaşmaları iptal ettiklerini duyurdu ve İsrail’e Avrupa pazarı içinde ticari ayrıcalıklar tanıyan Avrupa-İsrail Ortaklık Anlaşması’nın yeniden gözden geçirilmesini talep etti.
Avrupa’nın bu hareketi, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un sosyal medya platformu “X” üzerinden yaptığı açıklamayla, Eylül ayında yapılacak BM Genel Kurulu toplantılarında Filistin Devleti’ni resmen tanıyan ilk G7 ülkesi olacaklarını ilan etmesiyle doruğa ulaştı.
Bu adım, Paris’in siyasi uzlaşma sürecini canlandırmak ve bölgede barışı sağlamak için yürüttüğü çabaların bir parçası olarak görüldü.
Öte yandan, İsrail ve ABD, Fransa’nın Avrupa’daki güçlü nüfuzu nedeniyle bu girişimi sert bir şekilde eleştirdi.
İspanya, Norveç, İrlanda ve Slovenya olmak üzere dört Avrupa ülkesi, Mayıs 2024’te Filistin Devleti'ni tanımıştı.
Nitekim Macron’un duyurusu, G7 ülkelerinin geri kalanına da benzer adımlar atmaları yönünde baskı yaptı.
Diğer taraftan, İngiltere Başbakanı Keir Starmer, İsrail’in “Gazze Şeridi’ne uygulanan ablukayı sona erdirme ve Filistinli sivillere yönelik askeri operasyonları durdurma” taahhüdünde bulunmadığı takdirde, Filistin Devleti’ni tanıyacaklarını açıkladı.
Bu tutumun ardından, Kanada ve Hollanda da dahil olmak üzere İsrail’in geleneksel Batılı müttefiklerinin birçoğunun tutumunda birçok kademeli değişiklik yaşandı.
Yaşanan bu değişiklikler, Gazze Şeridi’ndeki kötüleşen insani durumun yol açtığı siyasi ve ahlaki baskılara karşı artan bir tepki olarak görülebilir.
New York Deklarasyonu: Filistin Devleti’nin tanınması için ortak çağrı
Batı’nın son dönemdeki diplomatik adımları, özellikle Fransa ve İngiltere’nin Filistin Devleti’ni tanıma niyetlerini açıklamaları, 28-30 Temmuz tarihlerinde New York’ta düzenlenen ve iki devletli çözüme doğru uluslararası ivmeyi yeniden canlandırmayı amaçlayan BM konferansı öncesinde geldi.
Konferans, Arap Birliği ve Avrupa Birliği’nin (AB) yanı sıra 17 ülkenin imzaladığı “New York Deklarasyonu” adlı bir belgenin yayınlanmasıyla çalışmalarını tamamladı.
“New York Deklarasyonu”, İsrail-Filistin çatışmasını sona erdirmek ve Gazze’deki savaşı durdurmak için aşamalı bir plan içeriyor ve silahsızlandırılmış bir Filistin devletinin kurulmasını öneriyor.
Deklarasyon aynı zamanda, Hamas’ın iktidarı bırakıp silahsızlanmasını, Gazze’deki iktidarın uluslararası destek ve katılımla Filistin Yönetimi’ne devredilmesini ve Filistinlilerin bağımsız devletlerini kurmalarını sağlamayı amaçlayan bir geçiş aşaması için çağrıda bulunuyor.
Ayrıca, 7 Ekim 2023 saldırılarını, Gazze Şeridi’ndeki sivilleri ve sivil altyapıyı hedef alan İsrail askeri operasyonlarını, hatta açlık noktasına kadar varan insani felaketin kötüleşmesine katkıda bulunan dayatılan abluka ve açlık politikalarını kınıyor.
Konferansın sona ermesinin ardından, 15 ülke Filistin Devleti’ni tanıma niyetlerini açıkladı ve henüz bu kararı almamış ülkeleri bu çabaya katılmaya çağırdı.
Bu hamle, Fransız Dışişleri Bakanı tarafından Filistin meselesinde Batı’nın tutumlarındaki devam eden değişimler bağlamında “ileri bir ortak siyasi pozisyon” olarak değerlendirildi.
Çağrıya imza atanlar arasında Fransa, Kanada ve Avustralya’nın yanı sıra Andorra, Finlandiya, İzlanda, İrlanda, Lüksemburg, Malta, Yeni Zelanda, Norveç, Portekiz, San Marino, Slovenya ve İspanya da dahil olmak üzere çok sayıda ülke yer aldı.
Söz konusu çağrı, New York Konferansı sırasında yapılan siyasi çabaların doruk noktası görüldü.
Aynı zamanda, özellikle Gazze savaşı ışığında statükonun devam etmesinin artık siyasi veya ahlaki olarak kabul edilebilir olmadığı ve Filistin Devleti’nin tanınmasının güvenilir bir siyasi sürecin yeniden canlandırılması için gerekli bir koşul olduğu yönündeki artan uluslararası farkındalığın bir uzantısı olarak kabul edildi.
Filistin Devleti’nin tanınmasına yönelik eğilimin nedenleri
Filistin Devleti’nin tanınmasına yönelik artan diplomatik ivmenin nedenleri, başta Gazze Şeridi’nde yaşanan kıtlık ve işgalcilerin ablukayı sıkılaştırmayı amaçlayan politikaları olmak üzere bir dizi faktör ışığında anlaşılabilir.
Bu durum, giderek artan küresel öfkeye yol açtı ve artık görmezden gelinmesi mümkün olmaktan çıktı.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) ve Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı (WFP) tarafından yayınlanan ortak bir açıklamaya göre, Gazze Şeridi ciddi bir kıtlık riskiyle karşı karşıya kaldı.
Bu durum, en son Gıda Güvenliği Erken Uyarı Sistemi (FWS) sınıflandırmalarına dayanıyor.
Süregelen savaş, temel hizmetlerin çöküşü, insani yardımların ulaştırılması ve dağıtılmasına getirilen sıkı kısıtlamalar, bölgenin çeşitli yerlerinde gıda güvenliği alanında felaket koşullarının ortaya çıkmasına neden oldu.
Gıda tüketim endeksinde keskin bir düşüş yaşanırken, buna akut yetersiz beslenme oranlarında önemli bir artış eşlik etti ve kıtlıktan kaynaklanan ölüm vakalarında artışlar yaşandı.
Nisan ayından bu yana Gazze’de yaklaşık 20 bin çocuk akut yetersiz beslenme nedeniyle hastanelere kaldırıldı.
İsrail’in Gazze halkını cezalandırmak ve toplu katliam yapmak amacıyla uyguladığı politikalar nedeniyle Gazze Şeridi’nin kıtlığın pençesinde olduğu açıkça ortaya çıktı.
Ateşkesin çökmesinden dört ay sonra, Gazze Şeridi’ne geçişler kapatıldı, İsrail askeri operasyonlarını yeniden başlattı ve Hamas’a boyun eğdirip kendi şartlarını kabul etmeye zorlamak amacıyla alternatif tedarik düzenlemeleriyle uluslararası yardım sistemini yeniden şekillendirmeye çalıştı.
Bunun sonucunda Gazze Şeridi’ndeki insani kriz önemli ölçüde kötüleşti ve bu durum uluslararası toplumda geniş bir tepki dalgasına yol açtı.
İsrail işgal güçleri, 26 Temmuz’da Gazze Şeridi’ne havadan gıda yardımı göndermek ve uluslararası yardım konvoylarının girişine izin vermek için belirli bölgelerde günlük “insani ateşkes” uygulama kararını açıkladı.
Bu karar, ABD Başkanı Donald Trump’ın birkaç kez inkar ettikten sonra bölgede “gerçek bir kıtlık” olduğunu kabul etmesi de dahil olmak üzere artan baskılar altında alındı.
Birçok şüpheyle karşı karşıya olan Gazze İnsani Yardım Vakfı (GHF), mayıs ayı sonlarından bu yana, İsrail ordusunun kontrolündeki bölgelerde bulunan ve ABD’li özel güvenlik şirketleri tarafından yönetilen dört merkez aracılığıyla gıda dağıtımını üstlendi.
Bu değişiklik, insani yardım akışını ciddi şekilde yavaşlattı. Dahası, yüzlerce Filistinli, bu merkezlere giden yollarda ya İsrail’in saldırıları sonucu ya da yiyecek beklerken yaşanan izdiham sonucu hayatını kaybetti.
Diğer yandan, Avustralya, İngiltere ve Fransa dahil 28 ülke, “temel su ve gıda ihtiyaçlarını karşılamak için çabalarken sivillerin, çocuklar dahil, insanlık dışı bir şekilde öldürülmesini” kınayan ortak bir bildiri yayınladı.
Ortak bildiride, İsrail tarafından kontrol edilen yardım dağıtım modelinin Gazze Şeridi halkının onurunu tehdit ettiğine ve insani krizi daha da kötüleştirdiğine vurgu yapıldı.
Aynı zamanda, bu ülkelerin “İsrailliler, Filistinliler ve tüm bölge için acil bir ateşkes ve güvenlik ve barışa giden siyasi bir yolu desteklemek için daha fazla adım atmaya hazır oldukları” konusunda uyarıda bulunuldu.
Bu bağlamda, Avrupa’nın Filistin Devleti’ni tanıma hareketi, birbiriyle iç içe geçmiş bir dizi nedenin sonucu olarak anlaşılabilir.
Bunların başında, İsrail’in Gazze’de uyguladığı açlık ve yıkım politikalarına öfkelenen yerel kamuoyunun artan baskısı geliyor.
Avrupa başkentleri ve şehirleri, Filistinlilere yönelik soykırımın sona ermesini talep eden günlük gösterilere tanıklık ediyor ve bu da hükümetleri halkları karşısında daha net ve kararlı siyasi tutumlar sergilemeye zorluyor.
Buna ek olarak, özellikle uluslararası toplumun ateşkesin uygulanmasını sağlayamaması veya etkili bir siyasi süreç başlatamaması nedeniyle, giderek artan bir çaresizlik hissi de var.
Bu hareket, İsrail hükümetinin Batı Şeria’daki yerleşim yerlerini genişletme uygulamaları, Mescid’i Aksa’ya yönelik tekrarlanan saldırıları ve yerleşimci çetelerinin Filistin köylerine günlük saldırılarının yanı sıra ve Netanyahu hükümetinin Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin büyük bölümlerini ilhak etme niyetlerine karşı artan Avrupa endişesiyle de güçleniyor.
Gazze’de soykırım eylemleri sürerken, Batı Şeria’daki yerleşim yerlerinin genişlemesi için adımlar atıldı, Filistinlilere karşı yerleşimci şiddeti arttı ve Batı Şeria yönetiminin yetkileri askeriyeden İsrail sivil otoritelerine devredildi. Bu adım, geniş çapta tam ilhak için fiili bir hazırlık olarak yorumlandı.
Bu gerçekler göz önüne alındığında, Avrupa’nın Filistin Devleti’ni şu anda tanıması, özellikle İsrail’in devam eden ihlalleri ve Gazze’de sivillerin, özellikle de kadın ve çocukların yavaş yavaş ölüme ve sistematik açlığa mahkum edildiği kötüleşen insani durum nedeniyle, Avrupa hükümetlerinin şu anda yaşadığı siyasi utancı yansıtıyor gibi görünüyor.
Avrupa’da halkın büyük kesimi, İsrail tarafından işlenen soykırım ve uluslararası insani hukuk ihlalleri konusunda kararlı tavırlar talep ediyor.
Avrupa’daki bu tutum değişikliği, bölge ve dünyada güvenlik ve istikrarı tehdit edecek kalıcı işgal ve kitlesel açlık gibi geri döndürülemez bir gerçeğe doğru kayma tehlikesinin geç de olsa farkına varıldığını gösteriyor.
Filistin Devleti’nin tanınmasının anlamı ve önemi
15’ten fazla ülkenin Filistin Devleti’ni tanıma niyetlerini açıklaması, bu tanımanın önemi ve olası pratik sonuçları hakkında sorular gündeme getiriyor.
Özellikle Fransa ve İngiltere’nin tanıması, eğer gerçekleşirse, önemli sembolik bir anlam taşısa da bir dizi şarta bağlı ve bu şartlar tanıma işleminin siyasi anlamını büyük ölçüde azaltıyor.
Bu şartlar arasında Hamas’ın uzaklaştırılması, direniş seçeneğinin reddedilmesi ve Filistinli grupların silahsızlandırılması yer alıyor.
Dahası, İsrail’den bir Filistin devletini tanıması, yerleşim faaliyetlerini durdurmayı taahhüt etmesi veya uluslararası referans şartlarına uygun olarak net sınırlar kabul etmesi talep edilmiyor.
Bu anlamda, Fransa, İngiltere ve diğer ülkelerin tanıması beklenen devlet, sömürge yerleşimlerinin genişlediği topraklar üzerinde fiili egemenlikten yoksun teorik bir varlık olmaya devam ediyor.
Hatta sınırlı yetkileriyle Filistin Yönetimi ile özdeşleşebilir, öyle ki BM’ye tam üyelik vermenin yanı sıra sadece ismini değiştirmekle yetinilebilir. Bu bile pek olası değil, çünkü ABD, Filistin’e tam üyelik verilmesine karşı veto yetkisini kullanabilir.
Bu anlamda tanıma kararları, egemenlik meselelerini ele alan, özellikle de işgalin ve yerleşim birimlerinin kaldırılması gibi fiili tedbirlerle birleştirilmediği sürece tam bir anlam kazanamayacak ilk adım olmaya devam ediyor.
Tanıma kararları, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki Filistinlilerin yaşamları üzerinde kalıcı bir etki oluşturmayacak. Savaşı durdurmak için gerçek bir baskı uygulamaya (örneğin, Avrupa Birliği’nin İsrail’e etkili yaptırımlar uygulaması veya en azından ortaklık düzeyinde sahip olduğu ayrıcalıkları sona erdirmesi gibi) bir alternatif olabilir.
Ancak, en önemli etkisi, İsrail’in dış ilişkileri üzerindeki olası yansımaları aracılığıyla uluslararası alanda hissedilecektir.
Filistin Devleti’nin tanınması, Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkının kabul edilmesi ve bu hakkı baltalayan İsrail politikaları ve uygulamalarının açıkça reddedilmesi anlamına gelir.
Uluslararası hukuk uzmanlarına göre, bu tanımanın en önemli sonuçlarından biri, İsrail ile ikili ilişkilerin kapsamlı bir şekilde gözden geçirilmesi için yasal bir temel sağlamasıdır.
Filistin Devleti’ni tanıyan devletler, İsrail işgalini hiçbir şekilde desteklememek ve uluslararası insancıl hukuka ve ilgili BM kararlarına saygı göstermekle yasal olarak yükümlü olacaklar.
Bu yükümlülükler prensipte zaten mevcut olsa da tanınma onları daha açık ve yasal olarak bağlayıcı hale getirir.
Tanıma kararı alan devletlerin, İsrail ile imzaladıkları anlaşmaları, siyasi, egemen, ekonomik, kültürel, sosyal ve medeni yönler de dahil olmak üzere Filistin Devleti’ne karşı yükümlülükleriyle uyumlu olduklarından emin olmak için yeniden gözden geçirmeleri gerekiyor.
Pratik açıdan ise tanıma, bu ülkelerdeki sivil toplum ve yasa koyucuların, hükümetlere politikalarını değiştirmeleri ve bunları tanıma gereklilikleriyle uyumlu hale getirmeleri için daha fazla baskı uygulayabilecekleri bir temel oluşturuyor.
Kaynak: Arap Araştırma ve Politika Çalışmaları Merkezi (Alaraby)